Öyküler

Ölüm Üzerine


”Kandırıyorlar,” dedi sessizce yaşlı adam.

”Bizi hep kandırıyorlar.

Kendini önemli sanıyorsun değil mi?

Hep öyle sanarlar zaten.

Hep aceleleri var bir yerlere yetişmeye çabalıyorlar. Ölmek için geldikleri dünyada daha doğar doğmaz koca bir saatten aşağı doğru akmaya başlıyor kumlar. Yaşlılık gün be gün peşinde, sevinçle karşıladığın her yeni yıl tepedeki kumların azaldığının habercisi.

Hiç altı yaşına yeni basmış bir çocuğa ‘biraz daha yaşlandın,’ dediklerini duydun mu sen? Derler ki, ‘oh, biraz daha büyüdün,’ oysa bunu da yetişkinler uydurmuştur işte. Ürkütmemek için oyalarlar; fakat günü geldiğinde yani ‘büyüdüklerinde’ yaşlanmaya başladıklarını anlarlar. Halbuki büyümek hiç yoktur zaten.Hep yaşlanır dururuz.

Hala kendini önemli sanıyorsun değil mi ?

Biliyordum..

Bundan yüz yıl önce, belki de elli. Bilemem. Bir kız yaşıyormuş burada, annesi babası ve beş kardeşiyle beraber. Sonra bu kız bir gün aşık olmuş ve sonra babası, sinirli ve gaddar bir adam, kızını başka birisiyle muhtemelen de zengin ve yaşlı bir adamla evlendirmeye karar vermiş. Zavallı kız buna o kadar üzülmüş o kadar üzülmüş ki, üzüntüsünden hastalanıp ölmüş.

Ne olmuş mu dedin? Bana ne diyorsun hatta öyle değil mi?

İşte genç adam.. İşte, anlamaya başlıyorsun artık. Sözlerime kulak ver zira vaktimiz kısıtlı. Bir gün senin de sevinçlerin, özlemlerin, gözyaşların… Hepsi toprağa karışacak ve sonsuza değin orada kalacak. Bu kızı ben anlattım sen dinledin ve artık yeryüzünde iki kişi var onu tanıyan. Senin belki hiç olmayacak? Yaşayan, nefes alan ve varlığının farkında olan, hiçbir canlı belki senden haberdar olmayacak?

Ölüm nasıl bir şeydir biliyor musun? Ölüm bu sessizliktir, yetmiş beş yaşındaki kızının zihninde varsan, varsındır. Yoksan, bu dünyada hiç olmamışsın demektir.

Öyleyse, yarın bir kez daha düşün bir kalbi kırmak istediğinde, önce seninkini kırdılarsa bile ve bir kez daha düşün bir ağaca ya da bir insana bir çizik bırakmak istediğinde.

Aynaya bak dikkatle!

Ne görüyorsun? ”

Ve sustu.


Reklamlar
Genel

Nedenlerle Eğitimde Yaratıcı Drama

Dramanın Tanımı

Türkçe sözlükte, drama kelimesi sahnede oynamak için yazılmış oyun ve tiyatro yazısını ya da acıklı, üzüntülü olayları, kimi kez güldürücü yönlerini de katarak konu alan sahne oyunu türü olarak açıklanmaktadır. Ders adı olarak oyun oynamak, canlandırmak anlamında kullanılmaktadır.

Drama bir yaşam felsefesidir. Yaşayarak ve yaşatarak öğreten bir felsefedir. Drama; tiyatro, sinema gibi kişiyi aktif kılan bir alandır. Böylece çocuk drama yoluyla öğrenmeyi kolaylaştırır ve hayatı oyunla öğrenmeye başlar.

Köksal Akyol (2003), dramayı bir lider (öğretmen) tarafından yönetilen, çocukların hayal etmelerine, bunları canlandırmalarına, gerçek ya da hayal ürünü yaşantılarını yansıtmalarına olanak tanıyan özel bir öğrenme etkinliği olarak tanımlamıştır.
Yunanca “dran” dan türetilen drama kavramının Türkçe karşılığı tam olarak bulunmamaktadır. Dram yapmak, etmek, eylemek anlamını taşımaktadır. Drama sözcüğü Yunanca Dramenon’daki seyirlik olarak benzetme anlamına daha yakındır ve eylem anlamını taşır. Drama ’ya ilişkin diğer kavramlar ise, Amerika’da “yaratıcı drama (creative drama) ‘’ ; İngiltere’de “eğitimde drama (drama in education) ‘’ ; Almanya’da ise “oyun ve etkileşim (Schulspiel, Spiel un İnteraktion)’dir (Akköse, 2008).
Drama, lider ve katılımcıların atölye ortamında rol oynama, doğaçlama gibi tiyatro tekniklerini kullanarak bir olayı, anıyı, kavramı, konuyu, düşünceyi canlandırması olarak ifade edilebilir.
Bir yönüyle tasarımların eyleme dönüşebildiği oyunları da kapsayan drama, tüm eylemleri kapsadığı için birden çok insanın bir yaşam durumunu, canlandırmaya dayalı süreçlerde yeniden üretmeyi de geniş ölçüde içerir (Adıgüzel, 2006).

k_04084333_annesininmelegicomyaraticidramamuzikorffgalleriacocuksahnesiucretsizcocukaktivitelericocuketkinliklerirehberi

Eğitimde Yaratıcı Dramanın Aşamaları

Drama çalışmaları yapılırken belirli aşamalar izlenir. Bu aşamalar liderin yapacağı çalışmalara bağlı olarak değişim gösterebilir. Şu şekilde genellenebilir:

  • Isınma: Isınma eğitimde dramanın önemli bir aşamasıdır. Tanışma ile başlayan ısınma çalışmaları, daha çok bedenin harekete geçtiği, duyuların eş zamanlı olarak ve yoğun kullanıldığı güven kazanma, uyum sağlama ve gözlem yetisini geliştirme gibi amaçlara yönelik yapılan etkinliklerdir.
  • Canlandırma: Eğitimde canlandırma “bir eylemin, bir olayın, duygunun ve çeşitli rollerin, bir kavramın, konunun ya da öykünün, hatta şiirin, canlı ya da cansız varlıkların, sözel ve sözsüz, kendiliğinden davranışlarla taklit yoluyla temsili olarak ifade edilmesi” olarak tanımlanmaktadır.
  • Değerlendirme: Elde edilen sonuçlar bu aşamada değerlendirilir. Öğrencilere çeşitli sorular yöneltilerek duygu ve düşüncelerin paylaşılmasının sağlanması esastır.

Drama ve Eğitim

İnsan yaşamındaki değişimin, rollerle bağlantısı vardır. Bir yandan toplumsal çevre içinde yaşanılmasına karşın, diğer yandan bireysel düşünce ve davranış da varlığını sürdürür. Yaşamın bu değişik süreçlerinde eğitim-öğretimin hep var olduğu görülmüştür. Çocuğun eğitiminde yaratıcı çalışmaların gerekliliği ise herkesçe kabul edilen bir gerçektir. Yaratıcılığa ilişkin çalışmalar farklı alanlarda, farklı yöntemlerle sürdürülmektedir. Ancak gerek okul gerekse okul dışı çalışmalarda düzenli ve izlencesi olan eğitsel uygulamalardan söz etmek zordur (Öztürk,2001).

Çocukların kendi düşünme sürecinin ürünleri dışında “başka ve farklı” ürünleri görmesi için yaratıcı öğretmenlere ve yaratıcı yöntemlere gereksinim vardır (Tuğrul,2006).
Drama çalışmaları, katılımcılara çeşitli sosyal rolleri ve sosyal problemleri inceleme fırsatı vermektedir. Farklı sosyal problemlerin canlandırılması bireylerin, toplumu ve toplumdaki ilişkileri daha iyi anlamalarını sağlamaktadır. Bu etkileşimler sırasında problemlerin çözüm yolları da irdelenmekte, böylece katılımcılar problem çözmeye yönelik çalışmalardan deneyim kazanmış olmaktadırlar (Akköse, 2008).

Eğitimde yaratıcı drama, herhangi bir konuyu, doğaçlama, rol oynama gibi tekniklerden yararlanarak, bir grupla ve grup üyelerinin yaşantılarından yola çıkarak canlandırmalar yapmaktır. Bu canlandırma süreçlerinde oyunun genel özelliklerinden yararlanılır ve bir lider, drama öğretmeni/eğitmeni eşliğinde ve yapılacak çalışmanın amacına, grubun yapısına göre önceden belirlenmiş ortamda yaratıcı drama süreci gerçekleştirilir (Adıgüzel,2006).

Son Olarak Sağladığı Yararlar ile Drama:
Yaratıcı drama, öğrenmede çocuğu aktif kılar. Deneyim yoluyla öğrenme gerçekleştiğinden aynı zamanda öğrenmede kalıcılık sağlanır. Drama, yaşayarak ve yaratarak öğrenmedir. Hayatı yaşayarak öğretir. Yaratıcı drama yöntemiyle çocuk bilgiyi arayarak, paylaşarak, keşfederek bulur. Yaratıcı drama, kendisi, başkaları ve dünya hakkındaki bilincini artıran ve her çocuğun hayal gücünü geliştiren bir öğrenme aracıdır.

Empati duygusunun geliştirilmesine olanak sağlar. Çocuk, dramatizasyon esnasında kendini üzgün, mutlu, depresif ya da sinirli bir insanın yerine koyarak, onu canlandırarak bu duyguları öğrenir, duygularını kontrol edebilmeyi öğrenir.

Dramatik eğitimin merkezinde çocuk ve dramatik deneyim vardır. Temel düşünce şudur: Çocuk kendini ve çevresini rol alma deneyimi yoluyla öğrenir; dramatik faaliyet, bir insanın dünyayı ve onun içinde kendi yerini öğrenmesini sağlayan doğal ve etkin bir yöntemdir, ayrıca da yararlı bir eğitim aracı olduğunu kanıtlamıştır.

Hilton Francis’in yaptığı genel bir tanıma göre Dramatik eğitim “Dramanın, bir kişisel gelişim aracı ve öğretme tekniği olarak tatbik edilmesidir”

Bu tanım dramanın eğitimde kullanımındaki iki farklı uygulamayı içine alır. Birinci uygulamada drama başlı başına bir konu olarak düşünülürken, ikincisinde başka konuları öğretmek için bir araç olarak görülür. Drama ister bir öğretme aracı olarak kullanılsın ister kendi başına bir sanat formu olarak görülsün, her iki halde de dramatik eğitim, içinde taklit ve/veya özdeşleştirmeyi barındıran dramatik oyuna dayanır (Sağlam, 2004).

Çocukların düşüncelerini deneyimleri besler, buna gelişimsel süreç de eşlik eder. Bu nedenle çocukların düşünme becerilerinin geliştirilmesinde çevre tarafından sunulan olanakların bilinçli olarak güçlendirilmesi gerekmektedir (Tuğrul, 2006).

Kendinden, çevresinden ve çağından sorumlu bireylerden oluşmuş toplumu oluşturan bireyler, yaratıcı düşünceye sahip olanlardır. Bu da demokratik davranışlarda bulunan, konular arasında bağlantı kurabilen, özgür düşünebilen, hoşgörülü, yaratıcı çocuk, ergen ve gençler yetiştirmeyi amaçlayan eğitim- öğretim sistemiyle olasıdır (Öztürk, 2001).

Düşünsel verimlilik ve yaratıcılık baskı altında engellenir. Çocukların kendilerini rahat ifade edebildikleri ortamlarda akademik performansları da artmaktadır. Düşünme bir üretim sürecidir (Tuğrul,2006).

Ezberci öğretim sistemi herkesin yakındığı bir olgu, yaratıcılık ise dillerden düşmeyen bir kavram. Bu nedenle, eğitimde yaratıcı kişi nasıl yetişir sorusu pek çoğumuzu ilgilendiriyor. Bu bağlamda, eski öğretim yöntemleri yerine daha çağdaş hangi yöntemler konulabilir diye sorduğumuzda ise aldığımız yanıtlar: aktif öğretim yöntemi, rol oynama, dramatizasyon ve eğitimde yaratıcı drama yöntemidir (Öztürk, 2001).

Aygün Tertemiz


Kaynakça

Adıgüzel, Ö. (2006). Yaratıcı Drama Kavramı, Bileşenleri ve Aşamaları. Yaratıcı Drama Dergisi (6). 2015.

Akköse Erkoca, E. (2008). Okul Öncesi Eğitimi Fen Etkinliklerinde Doğa Olaylarının Nedem Sonuç İlişkilerini Belirlemede Yaratıcı Dramanın Etkinliği. Yaratıcı Drama Dergisi. (6).

Akyol Köksal, A. (2003). Drama ve Dramanın Önemi. (2).

Öztürk, A.(2001). Eğitim-Öğretimde Yeni Bir Yaklaşım: Yaratıcı Drama. Kurgu Dergisi(18).

Sağlam, T. (2004).Dramatik eğitim: Amaç mı Araç mı?. Tiyatro Araştırmaları Dergisi

Tuğrul, B.(2006). Okul Öncesi Dönemde Düşünme Becerilerinin Gelişmesinde Yaratıcı Bir Süreç Olarak Drama. Yaratıcı Drama Dergisi. (2)

Ulutaş, A. (2011). Okul Öncesi Dönemde Drama ve Oyunun Önemi. Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (6).


Genel

Aylak Adam-Yusuf Atılgan

Kalabalığın içinde O’nun olması ihtimali ile içindeki sıkıntılar eriyip giden bir adamın, C.nin öyküsü Aylak Adam. Onun bir ismi yok ve aslında isme ihtiyacı da yok. Tüm yaşamını O’nu arayarak geçiren, deneyen yanılan fakat O’na yani B.’ ye bir türlü kavuşamayan bir adam C.

Babasından kalma evinde yalnız başına yaşar. Bazen ressam Selim’ in atölyesine gider, bazen öylece gezinir ayakları onu sinemanın kapısına getirirse oturur belki bir film izler. Filmden eğer çok rahatsız olursa sol kulağını kaşır, sen de onu oradan tanırsın.Yirmi sekiz yaşındadır, tedirgindir.  O arar. B.’yi arar. Arar ama kim olduğunu bilmez, sesi ve belki de bir yüzü bile yoktur B.’nin. B bir idealdir, olması gerekendir, eksik olan ve bir yap-boz tahtasındaki kaybolan parçadır. Aranan, bulunamayandır ve belki de en güzel yanı da budur.

Aylak adam seçimler yapar, yanlış kadının peşinden koşar. İkinci konuşmasında ‘sen’ diyemeyeceği biri ile bir daha konuşmaz.

 Bir isme ihtiyacı yoktur evet. Çünkü, ” insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. ”

Biraz bir başınadır. Hepimiz kadar. Herkes kadar.

Anladınız mı? Anlayamazsınız. Okursanız belki anlarsınız. Ama zaten ”-‘siz’- anlanamaz, -‘sen’- anlanır. Bazı kitaplarda -‘Sizi seviyorum’u’- okuyunca gülerim. Sanki -‘siz’ sevilirmiş! -‘sen’- sevilir.”

Değil mi ?

Genel

Teknoloji Söyleşileri

Sosyal medyada yalnızca birkaç saniye içerisinde ve tek bir parmak hareketi ile onlarca insanın hayatlarından bize göstermek istedikleri kesitlere tanık olabilmenin verdiği cesaret mi bizlere ağız dolusu küfürler etme, insanların yüzlerine tükürebilme hakkını veren? Bulunmak istemediğimiz ortamlardan, konuşmak istemediğimiz insanlardan başları cebimizdeki ekranlara çevirerek kurtulabilmemiz mi ya da bu etrafta başıboş dolanan öz güvenlerin mimarı?

İçtiği kahveyi, sevdiği dostunu, ölen yakınını,evlenen teyzekızını üç kalp uğruna harcayan, o can dostuyla masada karşılıklı telefonlara bakarak geçirdiği saatlerini ‘iyiki’ temalı sözlerle internet alemine açan kim peki?

Burası akışkan bir dünya. Her şeyi parmaklarını kullanarak yapabildiğin ama parmaklarının asla kirlenmediği bir yer. Her şey depolanıyor, kaydediliyor aynı zamanda bir şekilde her şey geçici.Tüm bunlar bizim dünyayı algılamaya ve anlamlandırmaya çalışan zihinlerimize ne kadar uygun?

Bağımlılıklarda söz konusu hastalar durumlarının farkına bazen varamaz bazen geç varır bazen de bu durumu kat’iyen inkar eder. Acaba aynı şeyi internet kullanımı söz konusu olduğunda bizler de yapıyor muyuz? İnternet bağımlılığı kavramı ve bu kavramın tanı ve kriterleri ile ilgili ortak bir mutabakat halen bulunmamakla birlikte aşırı diye tabir edebileceğimiz durumlar patolojik internet kullanımı olarak tanımlanır.

Sosyal bağlantı kurma ihtiyacı daha uzun zaman çevrim içi olma isteğini arttırmaktadır (Davis,2001)*. Şüphesiz, insan sosyal bir varlıktır. Fakat bu sosyalleşme ihtiyacımızın, 2018 yılı şartlarında, ne kadarını sosyal medya aracılığı ile gideriyoruz? Biz bu çizginin neresindeyiz?

Tanımlarla devam etmek istiyorum:

 Bağımlılar, problematik internet kullanımında zamanla gerçek insanlardan kopmakta, onlarla çok daha az zaman geçirmeye başlamaktadırlar bu da beraberinde yalnızlığı getirmektedir. Birey kendini sosyal arkadaşlıklardan izole etmeye başladığında ve çevrim içi arkadaşlıklardan daha fazla zevk almaya başladığında sosyal açıdan sorun başlamış demektir. Bu sorun gerçek hayatta bireyin yalnız kalması ile sonuçlanır. **

İnternette, fotoğrafların altına yapılan yorumlarda, paylaşımlarda çok samimi olup da karşı karşıya gelindiğinde iki kelime konuşmaya tahammül edemediğiniz insanlar oldu mu hayatınızda?

Griffiths davranışsal bağımlılıklardan olan sosyal ağ bağımlılığı’nı bazı semptomlarla ifade etmiştir. Buna göre sigara, alkol ve uyuşturucu madde bağımlılıklarında olduğu gibi sosyal ağ bağımlılığı da klasik bağımlılık semptomları göstermektedir.*** Bu semptomlardan bazıları;

  • Tolerans ( Geçen zamanla birlikte daha fazla sosyal ağlarda vakit geçirme isteği)
  • Uzaklaşma Belirtileri (Sosyal ağların kullanımı kısıtlandığında ya da durdurulduğunda hoş olmayan fiziksel ve duygusal belirtilerin gözlemlenmesi)

Bunun yanında Hall ve Parsons gibi ‘her yoğun kullanımın bağımlılık olmayacağı’ yönünde ifadeleri bulunan araştırmacılar da vardır. Fakat buradaki ayrım internetin neden kullanıldığı (ör. iş için) ve kullanıcının bu yoğun internet kullanma davranışını kendi başına fark etmesi ve bunu düzenleyebilme becerisidir.

Yani aslında zaman zaman hepimizin sosyal medya adlı kara deliğe takılıp kalabileceği fakat eğer irade gücüyle kendimizi denetleyebiliyorsak sorun olmayacağını ifade ediyor.

Yapabiliyorsak ne mutlu. Yapamıyorsak, tanı ve kriterleri belki tekrar gözden geçirmemiz gerekiyordur..


KAYNAK

Dr.İbrahim Taş, İnternet Bağımlılığı’ndan: Davis, R.A. (2001). A cognitive-behavioral model of pathological ınternet use. Computers in Human Behavior.

Taş, İ. (2015). İnternet Bağımlılığı. Doktora Tezi.

Griffiths, M.D. (2012). Facebook addiction: concerns, critism, and recommendations- a response to Andreassen and collegues.


 

Öyküler

Çatlaklardan Sızanlar

Uzayan saçlarına baktı, demek umutsuzluk insanın ağzında böyle bir tat bırakıyordu. Elbette, duyguların da tatları vardı ve bazıları hiç hoş gelmezdi. Umutsuzluğun tadı ise hiç ötekilere benzemiyordu, mutsuzlukla başa çıkıyordu insan, en azından o çıkabiliyordu. Tadı da hem o kadar kötü değildi. Ama umutsuzluk.. Tüm tatların bir de kokusu olması gerekir ya umutsuzluk ölüm gibi kokuyordu. Sevinçlerin, bir an gökyüzüne bakıp geleceği kurmanın belki derin bir nefes almanın doyasıya baharda… Tüm bu güzelliklerin, yaşamın kıyısına atılmış; bazılarının bazen uğrayıp hızla kurtulduğu, bazılarının ise bir ömür saplanıp çıkamadığı, kıyıda köşede kalmış; kimi zaman ayıplanmış, ötelenmiş, kimilerince sahiplenilmiş mecburiyetten de olsa sevilmiş bir sonu bir ucu bucağı vardı.

Buna bazen yalnızlık deriz, rahatlığı sorguya gelmez fakat zehirler. Bazen adı mutsuzluk olur, anidir geldi mi derinden gelir, uçuverir; kaybolur bir anda da. Ama umutların bittiği yerde başlıyorsa layık gördüğün isim..

Bununla baş etmek onun için zor olacaktı. O zaten yalnızdı ve aslında hiç umudu da olmamıştı. Ama bir kereliğine ve çok kısa da sürse o bahar kokusunu tatmıştı damağında. Artık hayatı boyunca bunu unutamayacak, içinden asla çıkamayacağı bu dört duvar arasında hep onu o tadı arayacak bulamadıkça da midesinde süzülen o yılan dişlerini geçirip duracaktı hiç acımadan. Tatmadan önce nasıldı? Belki tatsız tuzsuz yavan bir yemeği yemek gibiydi durmadan ama karnını doyuruyordu ve yavan olduğunun bile farkında değildi belki de. Yalnızca bildiği tek yemek buydu işte.

Duvarlarda gezdirdi ince parmaklarını, pürüzlü yüzeyi hissetti. Hep böyle miydi? Bu kadar berbat mıydı?

Yıllar önce bir keresinde, şimdi asla hatırlayamadığı bir zaman diliminde, buradan çıkmayı denemişti. Duvarlara çarpmış, dizleri elleri parçalanana kadar devam etmişti. Neden yapmıştı ki bunu? İşte, bu kadar hatırlamıyordu. Zaman eylemlerin nedenlerini,yüzlerini ve itici güçlerini hep alıp götürüyordu. Geriye silik bir şeyler kalıyordu ama onun da pek faydası olacak gibi değildi.Etrafına bakınıyordu şimdi ilk kez görüyor gibi, koridorlara göz gezdirdi, alabildiğince kıvrılarak ilerliyorlar birbirlerinin içinde kayboluyorlardı. İçinde bulunduğu kısımı da içine alan sonsuz döngü ve birbiri içinde eriyen koridorlar, bunu daha önceden fark etmemiş olmak nasıl mümkündü? Fakat birkaç saniye sonra iç içe geçmiş koridorlar yerine tozlu bir duvar gördüğünde baktığı yerde, neyin farkına vardığını bile hatırlamayacaktı.

Döndü, duvarlara bakıp iç geçirdi. Yeniden çok uzun zaman önce duvarları yıkıp geçmek için kendini nasıl da paraladığını hatırladı. Bunu tekrar yapamazdı. Oturdu, sessizce oturdu.

 

Genel

MACBETH

Oyunun Karakterleri*

Duncan- İskoçya Kralı

Malcolm Donblaın – Kralın Oğulları

Macduff

MACBETH ve BANQUO – Kral ordusunun komutanları

FLEANCE Banquo’nun oğlu

SIWARD Northumberland beyi, İngiliz ordusunun komutanı.

Lady Macbeth

Ut5QCmwwwmLfeGJmrZoBTKBh.jpeg

William Shakespeare’in bütün eserleri arasında en kısa oyunu olarak gösterilen Macbeth tragedyası, oyuna adına veren Macbeth’in, tahta geçme hırsı yüzünden işlediği cinayetin ardından çektiği vicdan azabı ve karmaşık duygularını konu
almaktadır. (Dağıstanlı,2014)

Gök gürültüsü ile ortaya çıkan üç cadıdan ilki Macbeth’i Glamis Beyi ikincisi Cawdor Beyi üçüncüsü ise eğilerek geleceğin kralı olarak selamlar.Yanında bulunan Banquo’ya ise kendisinin taç giyemeyeceğini ama çocuklarının tahta oturacaklarını söylerler. Tüm bunlar anlamlı gelmez çünkü kral hala hayattadır. Fakat kısa süre sonra Macbeth kralın kendisine Cawdor Beyi ünvanını verdiğini öğrenir. Macbeth cadıların söylediği kehanetlerin gerçekleştiğini görünce kral olma hayalleri kurmaya başlar ve ilk defa kralı öldürme düşüncesi zihninde belirir.

Kralın, güvenini dile getirmek için bir gece kalmak üzere Macbeth’in şatosuna gideceğini söylemesi üzerine Macbeth kral olma umudunu kadere bırakamaz. Lady Macbeth ise çoktan kralı öldürme planları yapmaya başlamıştır ve sahneye giren kocasını cadıların ona verdiği unvanlar ile selamlar. Davetliler salona yerleştiğinde, Macbeth işleyeceği cinayeti düşünerek korkuya kapılsa da Lady Macbeth her şeyi planlamıştır. Kral, gece uykusunda öldürülecektir.

Fakat cinayeti işleyen Macbeth pişmanlık içerisindedir. Kral artık ölmüştür ve yapılabilecek hiçbir şey bunu geri döndüremeyeceğinden Macbeth’i teselli etme işi yine Lady Macbeth’e kalmıştır. Bu işte en az onun kadar kendisinin de sorumlu olduğunu hatırlatarak kocasını teselli etmeye çalışır.

Ertesi gün, kral odasında kanlar içerisinde bulunur, kısa süre sonra da oğullarının kaçtığı haberi gelir bu olayları izleyen süreçte de krallık Macbet’e kalır. Macbeth derhal Banquo ve oğlunun öldürülmesi emrini verir. Banquo öldürülür fakat oğlu ellerinden kaçar. Bir sonraki sahnede Macbeth’in verdiği şölen için sarayın salonuna girdiği sırada yerine oturacakken koltuğunda Banquo’nun hayaletini görüp onunla konuşarak herkesi şaşkına çevirmesini görürüz. Yeni kralın bu davranışları herkesçe tuhaf karşılanır.

Karanlık bir mağarada üç cadı kazanın çevresinde büyü hazırlamaktadır. Bu sırada içeriye Macbeth girer. Geleceği ile ilgili yeni kehanetler öğrenmek için cadıları bulmuştur. Macbeth’e görünen cadılar, Macduff’tan sakınmasını, kadından
doğma hiçbir çocuktan korkmaması gerektiğini ve son olarak Birnam Ormanı
ayaklanmadığı sürece hayatından endişe etmemesi gerektiğini söyler.

Daha sonra Macbeth’in şatosunun bir odasında Lady Macbet’in nedimesi ile bir hekimin konuşmalarını görürüz. Nedime, Lady Macbeth’in son zamanlarda uyku halindeyken bile gözleri açık, elinde bir mum ile dolaştığını ve sürekli ellerini ovuşturduğunu anlatmaktadır.

Sahnede Lady Macbeth’i ” kan kokuyor hala şurası, ” diye haykırırken görürüz, ” Arabistan’ın bütün ıtırları şu minicik elin kokusunu temizleyemez artık. ”

Daha sonra hekim uykusunda konuşan Lady Macbeth’in sözlerini defterine kaydeder, ”Çık, uğursuz leke! Çık, diyorum! Bir… İki… Eh öyleyse yapmak vakti geldi. Cehennem karanlıkmış. Ayıp size efendimiz, ayıp! Hem asker olun, hem korkun! Kimin bildiğinden ne çekinelim, nasıl olsa gücümüz sorguya gelmez. Yine de kim yaşlı adamda bu kadar kan bulunacağını sanırdı? ”

Bu sırada İngiliz askerlerinden oluşan bir ordu da Macbeth’in şatosuna doğru yaklaşmaktadır fakat bunların hiçbiri Macbeth’i korkutmaz. Cadıların kadından doğma hiç kimsenin kendisini öldüremeyeceği kehanetine sonsuz bir güven duyar. Fakat işlediği cinayetlerden sonra da onun için yaşamanın da pek bir anlamı kalmamıştır artık. Üstelik hekimlerden öğrendiği üzere karısının durumu da günden güne kötüleşmektedir. Böylece Macbeth zırhını giyer ve kendisine cadıların Birnam ormanı ile ilgili kehanetlerini hatırlatır. Hala korkulacak hiçbir şey yoktur. Çok geçmeden Lady Macbeth’in ölüm haberi gelir. ((Er geç ölecekti Kraliçe: Er geç bir gün söylenecekti bu söz. Sön, kısacık mum, sön! )

Askerler savaşarak sarayın önüne kadar gelmişlerdir, saray savaşamadan teslim olmuş olsa da Macbeth cadıların kehanetlerini hatırlayarak savaşmaya devam eder.

İlk olarak İngiliz ordusu komutanının oğlu Siward’ı öldürür ve sonra ailesini vahşice öldürttüğü Macduff ile karşı karşıya kalır. Macbeth, kadından doğma kimsenin kendisini
öldüremeyeceği düşüncesiyle başta Macduff ile savaşmak istemez ama
Macduff’un kendisinin vaktinden önce annesinin karnından koparılarak
alındığını söylemesi üzerine savaşarak sahneden çıkarlar. Kısa süre sonra elinde Macbeth’in kesik başı ile Macduff geri gelir.(Dağıstanlı,2014)

Oyun bir hırs ateşi ile başlar, burada doğaüstü varlıkların yani cadıların rolü önem taşır. Kehaneti öğrenmek Machbeth ve Lady Macbeth’in belki içlerinde zaten taşıdıkları belki de öğrendikleri ile ortaya çıkan bir kıvılcımı tetikler. Fakat bu hırs o kadar kısa süreliğine yanar ki kral öldükten hemen sonra çiftin pişmanlığını görürüz. Öyle ki cinayet işlemekten korkan kocasını,

” O işi yapmayı göze aldığınız zaman, işte asıl o zaman erkektiniz; erdiğinizden daha fazlasına ermek için daha çok erkeklik göstermeye hazırdınız. O sırada ne zaman uygundu, ne de yer; ama siz ikisini de yaratmaya bakıyordunuz. Onlar kendiliğinden oldu. Fakat bu durum sizi, siz olmaktan çıkarttı. Çocuk büyüttüm; insanın meme verdiği yavruya sevgisi ne kadar sevecenlikle doludur biliyorum; ama sizin bu iş için içtiğiniz ant gibi bir ant içmiş olsaydım daha dişleri çıkmamış ağzından memenin başını çeker de onun beynini dağıtırdım. ”

cümleleriyle ikna eden Lady Macbeth dahi son günlerini işledikleri cinayetin korkunçluğunu sayıklayarak geçirir, son nefesini bu buhran içerisinde verir…

Kimseler uyumasın artık, Macbeth uykuyu öldürdü!…

Kaynakça

Dağıstanlı, Ayşe (2014). WILLIAM SHAKESPEARE’İN MACBETH OYUNUNUN İNCELENMESİ VE GIUSEPPE VERDI TARAFINDAN OPERAYA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ. Yüksek Lisans Sanat Çalışması Raporu, Ankara.

Çev. Burian, Orhan (1999). MACBETH WILLIAM SHAKESPEARE DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ: 51. Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.

*MACBETH WILLIAM SHAKESPEARE DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ: 51 ‘den alıntıdır.

Genel

İnsan Düşünen Hayvan Mıdır? Öyleyse Neden?

Öyle ya da böyle bir şekilde bu dünyaya yuvarlanıyoruz. Soğuk bir kış gecesinde ya da çiçekler ilk tomurcuklarını patlatırken baharda kim bilir belki de Nisan ayında, yazda hem de çatır sıcakta ya da yapraklar dökülürken sonbaharda…

Ne önemi var?

Sonra binlerce seçenek var önümüzde ki mevsimi seçtiğimiz halde.

Hangi dili konuşacak bu çocuk, neye inanacak, rengi ne olucak dünyanın hangi köşesinde gözlerini açacak?

Ne çok seçenek var, karar veremediğimiz ama üzerimizde yanıp sönen bir tabela gibi bir ömür üzerimizde taşıdığımız. İnsanlığın özü hakkında ortaya atılmış tüm düşünceler birleştiğinde ortak tek nokta belki de yalnızca insanın bir öze sahip olduğuyken, bu insanlara iyi ya da kötü demek kolay değil. Belki de dünyaya olabilecek en nötr halimizle geliyoruz ve seçimlerimiz kim olduğumuzu belirliyor. Fakat seçimleri bizim seçemediğimiz durumlar da yok mu? Ben olduğuna inanıyorum.

Madem insan düşünen bir hayvan*, bu düşünme becerisi ile bizler nereye varıyoruz? Söz gelimi, yırtıcılığıyla bilinen bir aslandan bahsedelim, acıkan ve karnını doyurmak için avlanan bir aslandan. Yavrusunun karnını doyurmak isteyen ve bu yüzden başka bir canlıyı öldüren herhangi bir hayvandan.

Bundan sonra insana gelelim, insan neden öldürür?

Topraklarını korumak için öldürür,

Başkasının toprağına göz diker öldürür,

Kıskanır, kızar öldürür,

Vatan haini der öldürür,

Nefret eder öldürür,

Sever öldürür,

Kısaca insan öldürür, insan öldüren bir varlıktır.

Sadece bir canlının yaşamını alarak da yapmaz bunu, yaşama sevincini; gözlerindeki ışığı öldürür, kötü sözler söyler sevme kabiliyetini öldürür, ihanet eder güveni öldürür.

Böyle düşününce ben hayatımda hiç bir şey öldürmedim diyebilecek biri var mı?

Öyleyse nedir bu insanoğlunun düşüncesi, nasıl bir ‘hayvan’ bunları yapar? Bu hayvanlığa sığar mı?

İnsan değil midir, kendi türdeşlerine, statüsüne; cebindeki paraya, rengine, dinine ve diline göre itimat eden bunlara göre değer biçen? İnsan değil midir çevresindeki insan olmayan canlılara da eziyet eden onlara da yaşamı çekilmez eden?

Bunu hangi hayvan yapar, tek düşünebilen ırkından başka? Yeniden, yeniden soralım.. Bütün bunlar hayvanlığa sığar mı?

*Aristo

Öyküler

Bulunç Kaybı

Sokağın sessizliğinde bir şey vardı. İnsanı yargılayan, belki hatalarını yüzüne vuran bazen de ellerini bağlamış her şeyi biliyorum der gibi bakan.. Sokağın bir karakteri vardı. Çoğunluk da karaktersizliği. İçinde yaşayan, insanlar vardı mesela, ondan beslenen, onun gibi olmaya çalışan..Birbirine benzeyen insanlar. Kapalı kapılar ardında birbirinden habersiz, birbirinden ayrı olaylara hiç takılmadan aynı tepkileri verebilen insanlar. Sokağın bir sesi vardı, ama en çok sessizliğinde bir şey vardı.

Sabahın donduran ayazında bu sessizlikten başka eşlik edecek biri, bir şey olsun isterdi yanında. Bir insan, bir kedi.. Hoş insanlara da güvenmezdi ya, kimi alabilirdi yanına? Kedisi bile bırakıp gitmemiş miydi onu geçen bahar. Boşuna nankör demiyorlardı bu yaratıklara. Neyini eksik etmişti ? Hiç. Yine kendi kendine sinirlendi. Bir kediyi bile kafasından silip atamayacaksa neden yaşıyordu ki bu koca adam. Ezbere bildiği yolları sallana sallana ilerlerken annesini düşündü. Onun yüzünden olmuştu bütün bunlar öyle değil mi ? Kendisinin ne suçu vardı? Küçücük bir çocuktu o ve yalnızdı, yapayalnız..Yine de biri olsa yanında, ne yanındası canım sabahın bu soğuğunda ama erkenden işe uyanıp ağzındaki acı tatla bir bardak su içmeye gittiğinde mutfağa, güzel vücudunu mutfağın bir orasına bir burasına hiç tereddüt etmeden narince taşıyan, gülümseyerek kahvaltın hazır diyen bir kadın olsaydı. Sever miydi onu? ”Sen sevme kabiliyetinden yoksunsun” demişti biri. Kimdi o? Her şeyin böyle bulanıklaşmış olmasına şaştı. İnsan ne garip mahluktu.

İş yerine yarı donmuş vaziyette vardığında henüz herkesin varmamış olduğunu gördü, Onların bu sorumsuzluklarına kızsa da biraz ısınıp belki bir bardak da kahve içmeye vakti olabileceğinden memmundu. Kahve makinesinin yanında gevezelik edenlere gıptayla baktı içinden. İçinden çünkü, hiçbir duygusunu dışına yansıtmazdı o. Böyle gevezelikler de kabusuydu onun, beceremez dili dolanır, bir süre sonra kendini tamamıyla görünmez, unutulmuş ve önemsiz hissederdi. Yine tüm gün çalıştığı, işlerin asla son bulmadığı bir gün olmuştu. Yorgundu, eve dönmeye de hevesli değildi ama yorgundu işte. O yorgundu yorgun olmasına ama ev soğuktu, ev üşüyordu. Ev o kadar çok üşüyordu ki onun içinde ısınabilmesi olanaksızdı.

Hayatı onu o kadar yoruyordu ki bazen bir kaplumbağaya bile özendiği oluyordu. Kimseyi görmek istemediği zamanlarda kafasını tık diye gömebilse bir kabuğun içine o da ne iyi olurdu. İnsanın aklına tüm bu saçmalıkları yalnızlık dolduruyordu. Oysa şimdi yanında biri olsa böyle mi olurdu?

Annesine biraz daha öfkelendi. Suçu bu muydu? O kadının çocuğu olmak mı? Doğmak mıydı onun suçu? Büyük bir hezeyan içinde uyudu. Öyle ki o an ölse suratı kapkara bir biçimde bulunabilirdi ertesi sabah. Ama ölmedi. O yaşayıp sürünmeye devam ettikçe yukarılardan seyredip gülen birileri vardı muhakkak, bunun başka bir açıklaması olamazdı.

Her gün birbirinin aynı ilerlerken bir gün O’nu gördü. Evinden elli adım ilerideki dönemeçten saptıktan hemen sonra karşı kaldırımda salınarak ilerlediğini görmüştü birkaç adım daha attıktan sonra da karşıdaki manavın içine girerek gözden kayboluvermişti. Peşinden gitse miydi? Ne diyecekti, diyemezdi.

Birdaha onu hiçbir yerde göremedi ama artık sabahları onulmaz bir heyecanla kalkıyor, bazı sabahlar kahvaltı yaptığı bile oluyordu. Hızla evden çıkıyor, dönemece kadar hızla ilerliyor, köşeye geldiğinde birden yavaşlıyor üstünü başını düzeltip bazen dışarıdan hareket etmiyor görünecek kadar sakin bir biçimde etrafına bakınarak ilerliyordu. O’nu bir daha görürse bu kez konuşacak, peşinden gidecek, bir şekilde konuşacak bir şeyler bulacaktı. Bulamasa da olurdu, belki sessizce yürürlerdi öylece. Hep onu hayal ediyordu, konuşmalarını tasarlıyor, bazen suratını buruşturup tartışıyordu bile hayalinde onunla.

Böylece günler boyu sokakta geceler boyu da zihninde arandı durdu onu. Bazen bulur gibi oluyordu, bazen iyice farkına varıyordu yalnızlığının.

Bazen de kaygısızdı, mutlu gibi bir kaygısızlık değildi onunki, bomboştu akışkandı, deymiyordu dokunmuyordu ama oradaydı. Kaldırımda ayağında sektirdiği bir şekilsiz taş gibi kaygısızdı. Yaşamı o taşın pürüzlü yüzeyinde görüyordu bazen, boşlukta asılı kalmayı seviyordu.

Bir taş otururdu göğsüne bazen de, sektirip attıklarından da değil en can acıtanlardan. Gitmezdi, gitmezdi dururdu öylece.

Böylece yıllar gitti adamın ömründen, saatler aktı geçti önce sonra günler veda ettiler birer birer ve haftalara hatta aylara hiç diyecek yoktu o bazen günlerin adlarını bile hatırlamıyordu zaten.

Bulamayacağım, dedi bir gün. Canına tak etmişti, artık emindi. Bu kez ne adımlarını hızlandırdı ne yavaşladı birden bire.. Ne etrafına bakıyordu ne de etraftakilerin umurundaydı. Derken bir gövdeyle burun buruna gelince durdu aniden. Az kalsın çarpışacaklardı. Baktı, şaşakaldı. Bu ondan başkası değildi. Nasıl olabilirdi? Değişmiş miydi? Belki de yaşlanmıştı ne de olsa yıllar geçmişti üzerinden. Ya da belki de uzaktan güzeldi. Ama hayır, O çok güzeldi, bu nasıl olabilirdi?

Geriledi, çekildi adam hınçla. Sinirlenmişti, bağırmak; onu sarsmak belki de vurmak istiyordu ona. O yıllarca beklemişti. Yıllarca. Kendini haksızlığa uğramış hissetti. Kızdı kadına, değiştiği için kızdı; kendini farklı gösterdiği için, hayalindeki gibi olmadığı için kızdı.

Bu onu ömrü boyunca son görüşüydü, ama son nefesine kadar içinde yaşattı uğradığı bu ihaneti. Bazen gözleri uzakları daldı ve onu hatırladı. Mutlu olmak istese olamadı, aldatılmıştı çünkü bir kere. Kolay kolay kimselere güvenemezdi..Adam affetmedi, kadın farkında bile değildi.

O olduğu gibiydi, öyle de devam etti.

Genel

İnsan ve İnsanlık Hakkında

Bugün dünyanın bir yerlerinde çocuklar, insanlar ölüyorlarsa, düzeltiyorum insanlar ölebilirler bu normaldir, fakat katlediliyorlar-sa bu kimin suçudur? ‘Dünyaya gelen’ ,bu söz şimdilik tırnak içinde dursun, bir bebeğin ölmesi için tek geçerli ve yeterli sebep savaşın sunduğu, o bebeğin o coğrafyada dünyaya gelmesidir. Size bu küçük canlılar, bebekler, hakkında bilmeniz gereken bir şeyden bahsedeyim. Deneyim kelimesinin anlamı Türk Dil Kurumu’na göre bir kimsenin yaşamı boyu edindiği bilgilerin tamamıdır. Yani eğer hayatımız boş bir zeminse deneyimlerimiz orada bıraktığımız izlerdir. Peki bu gerçekten böyle mi?

Organizma belirli türde nöral bağlantılar üretmeye programlanmış gibidir ve çok miktarda ürettiği için bazı yollar gerekenden de fazladır. Buna göre bebek yaklaşık 18 aylık olduğunda başlayan budama süreci, deneyime verilen bir tepki niteliğindedir ve işe yaramayan yolların birçoğu seçilerek alıkonur. (Bee&Boyd, 2009)

Kısacası, deneyim bu zemin üzerinde bıraktığımız izler bir yana, aslında bazı izleri silmektir.

Buradan varmak istediğim bir yer var. Alıntıda sözü edilen budama süreci üzerinde biraz daha durmamız gerekiyor. Buradan anlamamız gereken ne?

Bir bebek doğduğunda dünyaya doğar, bir ülkeye bir kıtaya ya da bizim memleket atfettiğimiz herhangi bir yere değil. Bu bebek, zihninde varoluşuyla birlikte getirdiği bağlantılarla birlikte Hindistanda bir hindu olmaya da alışabilir bunu öğrenebilir, dünyanın herhangi bir yerinde çok dindar bir insan da olabilir, bir yerlerde bunun tam tersi şekilde de yaşayabilir. Burada ten renginden, gözlerin çekikliğinden, insanın iradesinden bahsetmiyorum. Söylemek istediğim, bir çocuk, bir insan dünyaya dünya üzerindeki herhangi bir iklim tipine, herhangi bir coğrafyaya bir yaşam biçimine uyum sağlayabilecek şekilde gelir. İnsanları yaşayış biçimlerine göre, dinlerine, dillerine göre ayrıştıran ve hatta daha da ileri gidip onları bu yüzden öldüren bizler acaba bu gerçeğin farkında mıyız? Kendimizi farklı ve üstün sayarken tek farkımızın varoluşumuzun dünya üzerindeki milyarlarca seçenekten biri olan bulunduğumuz coğrafyaya denk gelmiş olması olduğunu görebiliyor muyuz?

Yaptığımız tercihler, geçtiğimiz yollar bunların hepsi sahiden bizim seçimlerimiz mi? Kendimizden emin ve gururla yaşıyoruz, seçimler yapıyoruz, bazen insanların yüzlerine tükürüyor, onları iğrenç buluyor aşağılama hakkına sahip olduğumuza inanıyoruz. Neden inanmayalım ki? Bizler üstün ırka mensup insanlarız, erkekler erkek oldukları için zaten üstünler, dünyanın en üstün dini bizim inandığımız din ve inançsızlardan da nefret edebiliriz. Bu ‘biz’ i tanıyan var mı bir yerlerden? Biz kim miyiz? Sizin gibi düşünmediği için komşunuzla tartışıyor, giyiminden hoşlanmadığınız insanları göz hapsinize alıyor; dili, dini, ırkı, ten rengi gibi insanları en seçemedikleri özellikleri ile yargılıyorsanız, tebrikler o biz aslında sizsiniz.

Yaşam kendiliğinden ne iyi ne kötüdür. Ona iyiliği de kötülüğü de katan, sizsiniz. Bir gün yaşadıysanız, her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün, bütün günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yok ki. Atalarınızın gördüğü torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir.*

 

*Montaigne-Denemeler

Öyküler

Kıyıya Vuramayan Deniz Yıldızı

Yağmur kokusu..Gözlerimi açtım. Damların saçaklarından sokağa dökülen berrak damlalar. Yıllardır soluğunun bir parçası olduğum hüzünlü sokağım, benim soluğumu kesmek için ellerinden geleni sonradan belki lazım olabilir diyerek asla kenara ayırmayan sevgili sakinleri.. Ben Ata. Ata ne? Bilmiyorum. Benim bir soy ismim olmadı hiç. Kaldığım yerden iki ev aşağıda oturan Mehmet amcanın nüfusuna kayıtlı olduğumu biliyorum yalnızca, bir şekilde mecbur kalıp beni kimliğine kaydettirmiş bunu mahallemizin belki de tek kibar üyesi bakkal Selim’in metresi Şeyda söylüyor. Mehmet   amca   ise üzerime kaldın piç kurusu der genelde ve iyi günündeyse eğer birasını tutmadığı titrek eliyle mutfaktan bana bir parça ekmek getirir. Ve eğer ben iyi günümdeysem ekmek az küflenmiştir.   ” Ne oturdun böyle? İşin gücün yok mu senin? ”  Sessizce oturduğum yerden kalktım. Kimin söylediğinin ne önemi vardı yeteri kadar dinlediğinizde sesler artık anlamlı gelmemeye başlayabiliyordu. Bunu sanırım ilk kez yedi yaşımda öğrendim. Hoş yediden önce de sonra da benim için bir anlamı olmayacağını söylediler ben de saymayı bıraktım; bu   yüzden   ne zaman ‘ ne zamandır’ la başlayan bir soru duysam yedi diyorum usulca. Gülüyorlar. Ben de gülüyorum ama içimden. Dışımdan gülmek yasak bana. Sahi ne değil ki?

   Bir taraftan öbürüne hızla koşarak bazen zıplayarak dükkânı kat edip duruyordum. Ayağım takılıp düşünce patronum bana ters ters baktı. Onu zaten bir kere durup yağmur kokusunu içime çekmek için verdiğim molada sinirlendirmiştim üstelik de hata yapıyordum. Bugün her zamankinden de beceriksizdim. İstese beni bir saniyede buradan kovardı ve ben de bildiğim tek ev olan onun dükkânının garajını kaybederdim. Başka da kaybedecek bir şeyim olmazdı zira benim tek ödeneğim kalacak bir yerdi ve ne yazık ki bu benim için her şey demekti. Yemek bulabilirsem yiyordum bulamazsam çalıyordum üstelik çaldığım ortaya çıkarsa kemiklerim ayrılana kadar dövülüyordum. Beni aç bıraktıkları için onlar suçlu değillerdi de ben bildiğim tek kaynaktan yani onlardan bunu – biraz da zorla –  temin ettiğimde neredeyse öldürülüyordum.

  Sen ölümden korkar mısın?

  Benim ödüm kopar. Bir keresinde Şeyda bana öteki taraftan bahsetti. Daha bu tarafta bu kadar dayak yediysem diye düşündüm Şeyda günah kelimesini telaffuz eder etmez, çünkü ben günahkârdım üstelik hiç tanımadığım bir kadının günahını daha doğar doğmaz boynuma bağlamışlardı. Onu bir görsem, belki ölesiye severdim belki de öldürürdüm. Bu ikisini de hiç ayırt edemedim zaten.

   Kucağımdaki parçaları alelacele ve artık çok iyi bildiğim bir sırayla dükkâna yeni alınan çırağa uzatırken kapıda patron göründü. Girmeden yere tükürüp pantolonunu çekiştirdi. Yüzüm buruşmasın diye başka tarafa döndüm ama bağırınca yeniden ona bakmak zorunda kaldım. Anlaşılan yemek arası veriyorduk dükkâna en kısa sürede geri dönmemiz gerektiğini söyledi, bunu söyler söylemez çırak çoktan toz olmuştu ben de kafa salladım. Hep kafa sallardım o da adını bile bilmediğim bir kadına bir sıfat takar, pervasızca bunu yüzüme savurur yanımdan uzaklaşırdı.

  Hızlı adımlarla köşeyi dönüp, sokağın en ücra köşesine kendi köşeme döndüm. Bana ait olan tek yerdi burası. Yanıma uzanan tek arkadaşımla birlikte sakince birkaç nefes alıp verecek kadar zaman bekledik sonra da adet haline getirdiğimiz üzere bakkal Selim’den çalınmış bir paket salamdan bir tane çıkartıp ikiye böldüm. Zavallı kedinin gözü paketin geri kalanındaydı ama ısrar etmek için uzanmadı. Zaman tıpkı benim üzerimde olduğu gibi ona da şiddetli tesirlerde bulunmuştu. Israr etmemeyi öğrenmiştik ikimiz de. Hem de zor yoldan.

  Yarımını ağzıma atıp yarımını da Mavi’ye uzattım. Diğerlerinin bildiği adıyla Jilet. Gülmesinler diye diğerlerinin yanında ben de onlar gibi ona böyle sesleniyorum. Geçirdiği talihsiz trafik kazası yüzünden karnında kocaman bir dikiş izi var ve ona bu yüzden böyle sesleniyorlar fakat uzanmazsa ortaya bile çıkmayacak bir çiziği gören gözler onun masmavi gözlerini görmüyor olsalar gerek. Günün geri kalanı her zamanki gibi akıp giderken yorgun bedenim havanın kararmasına yakın sallanıp titremeye başlamıştı. Dışarıdan bir yerlerden bir bebeğin ağlaması kulaklarıma çalınıyordu. O kadar tiz bir sesle bağırıyordu ki yere çöküp kulaklarımı kapamak istedim. Çırak da rahatsız olmuşa benziyordu oysa kolay kolay tepki veren biri değildi üstelik sokaktan gelen tek ses bu da değildi, çocuklar toplanmış bağır çağır top oynuyorlardı. Bebeğin ağlaması durunca benim için sessizlik sağlanmıştı. Oyun oynayan çocukları dinlemenin bana nasıl bir ızdırap verdiğini keşfettikten sonra ben onları duymamayı da öğrendim. Bu da yedi yaşıma denk geliyordu.

Akşam olup da patron ‘dağılın’ dedikten sonra ben paslı merdivenlerden tutunarak garaja iniyordum ve dükkân da üzerime kilitleniyordu. Bir şey çalmaya kalkışırsam dışarıya çıkamayayım diyeymiş. Şeyda patronumun tam bir   kafasız   olduğunu söyledi. Genelde Şeyda haklıdır.

Bense yanılırım çoğunluk. Birçoklarının anlamını bilmem ve bildiklerimi de anlatamadığımı söylerler. Anlatsam da Şeyda dışında beni kimse dinlemez zaten.   Bir kapının üzerime kilitlenmesi hakkında da biraz düşündüm. Birçok anlamlara denk gelebiliyormuş. Eğer niyetiniz gerçekten de bir şeyler çalmaksa bu çok güzel çünkü işe yarıyor ve çıkamıyordunuz fakat çaldığınız tek şey bir paket bakkal salamıysa ve bir tamirci dükkânında uyuyorsanız tüm bunların anlamsızlığını görebilirsiniz. Gecenin bir vakti duman kokusu ciğerlerime   dolarken   gözlerim kapanmadan biraz evvel ve yere yığıldıktan hemen sonra ben de bu anlamsızlıkta kaybolduğumu hissettim. Haklı olmak ilk kez böylesine somut böylesine gerçek gibiydi, canımı yakıyordu üstelik az sonra alevler bedenimi sarmak üzere hızla yaklaşıyorlardı. Kaçabilirdim, ama zaten kaçmamam içindi tüm kilitler.

  Gözlerimi açtığımda Mehmet amcanın “şanslı piç,” diyerek sırıttığını sonra da arkasını dönüp muhtemelen içeceğini almak için mutfağına yöneldiğini gördüm. Şeyda arkasından ona kötü kötü baktı sonra da ellerimi kendi avuçlarına sıkıştırıp sessizce öptü. Ne o zaman ne de daha sonra bir daha bu konuda konuşmadık ve ben de o gün başucumda beklerken Şeyda’nın gözlerine oturmuş o karaltının ne olduğunu uzun uzun düşünebildim.   Bir şeyi gidip doğrudan sorabilmeye imkân yoksa bu üzerinde uzun uzun düşünebilmek için güzel bir fırsattır.

Umutsuzluk. Şeyda o gün umutlarını asmıştı. Hem de gözlerimi açabilmeme rağmen. Bizim gibiler için rengârenk bezenmiş uçsuz bucaksız sonsuz bir cennetin hayali bile yasaktı. Benim ne olduğum belirsizdi ben kimliksizdim onun bunun çocuğuydum Şeyda ise ‘bunun ne olduğu belli’ türündendi. Fakat bir şekilde ikimiz de bu noktaya gelmiştik işte öyle değil mi?

Bu olaydan otuz üç gün sonra bakkal Selim’in dükkânında kıyametler koptu bir sabah. Akın akın bir kalabalık çocuklarını uzak tutmaya çabalayan anneler çığırından çıkan uğultular… Ne olduğuna bakmazdım bile aslında arkamı dönmüş Mavi’yi aramaya gidecekken bir kadın sesi ‘iyi olmuş,’ diyerek çalımla atındı. Dondum kaldım. Bu mahallede ne yaşarsa yaşasın iyi olacak iki kişi vardı, birinin nerede olduğunu iyi bildiğimden diğeri için tüm hücrelerim deliye döndü.   O gün mahalleli bir pislikten kurtuldu. Bakkal Selim en fazla iki gün yas tuttu, karısı ne kadar haklı bir son yaşadığını anlatıp durdu… Benim sanırım o gün   kalbim   durdu. Geçip giden yaşlarımı saymayı bıraktım bırakalı bu kadar durmuş kalmamıştım.   Ben o gün benimle gözlerimin içine bakarak konuşabilen tek insanı kaybettim. Metres Şeyda sonunda Bakkal Selim’in dükkânının tavanına kendini asarak mahalleliyi bir pislikten kurtarmıştı fakat çok büyük bir hata yaparak beni burada bırakmıştı.    Oysa o hiç hata yapmazdı. Bu yüzden ben de o günden sonra bir daha onun ismini ağzıma almadım. Şeyda beni burada bıraktıysa bir bildiği elbette olacaktı.

    Yaşamaya gayret ettim.

 Fakat yaşamak yalnızca nefes almak mıdır? Her gün inatla uyanmak… Buna hayatta kalmak denir.    Bir kuşun kanat çırpması gibidir oysa yaşamak.  Öyle telaşlı, öyle umutlu ve sonsuza dek özgürce.   Sonra birden bir ortak noktamızı keşfettim de gözlerim şaşkınlıktan ayrılır gibi oldu.

    Biz aslında hiçbirimiz yaşamıyorduk. Bakkal Selim de bu hayatta asılı kalmıştı patronum da Mehmet Amca da mahallenin dedikoducu kadınları da… Belki biraz da acıdım onlara bu kez.

   Günlerden hangisi olduğu önemsiz bir gün kucağımda tepe gibi duran eşyalarla dükkâna yetişmeye çalışıyordum. Patron sipariş vermişti ve geç kalırsam dayağa kadar giden çeşitli cezalandırma yöntemlerine tabi tutuluyordum.

  Dayak beni ürkütür ama bunu kimseye söylemem. Dayağın kötü bir şey olmadığını beni terbiye ettiğini söylüyorlar.

  Doğru mu?

 Terbiye edilmek kalıcı olmak suretiyle birinden bir şeyler öğrenmekse şayet bunu bana en iyi Şeyda yapmıştı üstelik bir fiske bile vurmadan. Belki de ben farklıydım gülen bir yüz beni terbiye edebiliyordu. Üstelik belki onların çocukları da benden farklıydı çünkü onlar oldukça terbiye olmuş gözüküyorlardı. Tıpkı anne babaları gibi davranabiliyor onlar gibi konuşuyorlardı.

Aniden kendimi yerde kucağımdaki birçoğu metalden olan tamirci siparişlerini de vücudumun çeşitli yerlerinde bulunca şaşkınca bana çelme takan çocuğun suratına baktım. O ve arkadaşları sanki çok komik bir şey olmuş gibi kahkahalarla gülüyorlardı.  Benliğimin artık yadsınamaz bir parçası haline gelen sessizliğimi takınıp olanca gücümle toparlandım ve kalktım.

Dükkâna girince çırak git yüzünü yıka görmeden diye bağırdı. Onun özünde iyi biri olduğunu anlamam da işte böyle gerçekleşti. Ve elbette dudağımdan boynuma akan kanı hissedemediğim için de kendime şaşırdım. İnsanların her şeye alışabilir varlıklar   olması   ne garipti öyle.

  Fakat her şeyi doğru yapmaya çalışmam ve kısmen başarmış olmama rağmen o akşam yine uzun uzun dövüldüm. Çırak çıkmıştı ve içeriyi yalnızca ay ışığı aydınlatıyordu. Işıklara uzanıp kapatınca ben de sallanıp dökülen eski merdivenlere yönelmiştim ki durmam gerektiğini işaret eden olaylar oldu. Mesela öncelikle bir el kolumu kavradı sonrasında yüzüm yanmaya başladı. Durmadan üst üste vuruyordu ve ben tüm o sarsılmalarım ve geriye savrulmalarım arasında öylece bekliyordum. Yere tükürüp, ‘’ Seni neden burada tutuyorum, biliyor musun? ’’ diye bağırdı. Kafamı hayır anlamında salladım. Sahiden de bilmiyordum ve cevap niteliğinde bir tepki vermezsem daha çok vuracağını tecrübe etmiştim.

  ‘’Bilmiyorum,’’ kendi kendine konuşur gibi boşluğa bakıp duruyordu. Vurmayı da bıraktığından yere çöküp öyle beklemeye başladım. Burnum kanıyordu. ‘’ Aslında kötü çocuk değilsin, işini de iyi yapıyorsun…’’ yanıma çöktü. ‘’Teşekkür ederim, efendim,’’ dedim bir süre geçtikten sonra. ‘’ Sana kötü davranmazsak biz de öyle oluruz. Biz de öyle oluruz. Bu piçe mi acıyorsun derler. Ne biçim adamsın, senin de kızların var ya bunun anası gibi olursa derler.’’

  Bir müddet daha oturduktan sonra o kalktı üzerini silkeledi, evinin yolunu tuttu. Ben de kalktım kendi evime indim. Ne burnumu, dudağımı yıkadım ne de duyduklarım hakkında düşündüm. Dizlerimi karnıma çekip uzandım ve derin bir üzüntü içerisinde kahroldum. Bir tek kendime üzülerek, saatlerce ağladım ve  zifiri karanlık bir gecede yapayalnız olduğumu fark ettim. Hiç kimsem yoktu ve ağlıyordum. Bunun ne demek olduğunu bilir misiniz?

Ben sanırım daha fazla yazamıyorum.

.. üzgünüm, artık mektubumu burada bitirmek zorundayım. Başta belirtmedim çünkü henüz karar verememiştim fakat artık biliyorum; ben bu mektubu insanlığa yazıyorum. Kalplerinizde kuytu bir köşede yıllardır unutulmuş bile olsa yine de bir parça merhamet taşıyorsanız ben bu mektubu ona yazıyorum,   sizin de mavi gözlü bir kediniz olduysa ya da benim kadar acı çektiyseniz.. Ben bu mektubu size yazıyorum.

Belki biraz da fikrim değişir sanmıştım çünkü Şeyda bir keresinde bana yazmanın ne kadar hafifletici ve ne kadar iyileştirici olduğunu anlatmıştı.

Fakat ben iyileşmiş olmanın çok ötesinde kendimi belki hiç olmadığım kadar hasta hissediyorum.

 

    Yağmur kokusu… Yemyeşil parklar ve masmavi gökyüzü. Bu kez oyun oynayan çocuklar arasında ben de varım. Annem arada pusetteki kardeşimle ilgileniyor arada da ben baktıkça bana gülümseyip el sallıyor. Deli gibi gülüyorum ve bazen düşsem de annemin kaldırmak için orada olacağını bir şekilde hep biliyorum. Ve gitme vaktimizin geldiğini bana haber verecek olan gel işareti ise en büyük keder kaynağım.

Ben Ata.

Ben Şeyda.

Ben birisi.

Herhangi birisi.

Ben hakarete uğradım.

Dayak yedim.

Taciz edildim.

Hak ettiğimi sandım.

Kendimi öldürdüm. 

Ve bu benim hikâyem.