Kıyıya Vuramayan Deniz Yıldızı

Yağmur kokusu..Gözlerimi açtım. Damların saçaklarından sokağa dökülen berrak damlalar. Yıllardır soluğunun bir parçası olduğum hüzünlü sokağım, benim soluğumu kesmek için ellerinden geleni sonradan belki lazım olabilir diyerek asla kenara ayırmayan sevgili sakinleri.. Ben Ata. Ata ne? Bilmiyorum. Benim bir soy ismim olmadı hiç. Kaldığım yerden iki ev aşağıda oturan Mehmet amcanın nüfusuna kayıtlı olduğumu biliyorum yalnızca, bir şekilde mecbur kalıp beni kimliğine kaydettirmiş bunu mahallemizin belki de tek kibar üyesi bakkal Selim’in metresi Şeyda söylüyor. Mehmet   amca   ise üzerime kaldın piç kurusu der genelde ve iyi günündeyse eğer birasını tutmadığı titrek eliyle mutfaktan bana bir parça ekmek getirir. Ve eğer ben iyi günümdeysem ekmek az küflenmiştir.   ” Ne oturdun böyle? İşin gücün yok mu senin? ”  Sessizce oturduğum yerden kalktım. Kimin söylediğinin ne önemi vardı yeteri kadar dinlediğinizde sesler artık anlamlı gelmemeye başlayabiliyordu. Bunu sanırım ilk kez yedi yaşımda öğrendim. Hoş yediden önce de sonra da benim için bir anlamı olmayacağını söylediler ben de saymayı bıraktım; bu   yüzden   ne zaman ‘ ne zamandır’ la başlayan bir soru duysam yedi diyorum usulca. Gülüyorlar. Ben de gülüyorum ama içimden. Dışımdan gülmek yasak bana. Sahi ne değil ki?

   Bir taraftan öbürüne hızla koşarak bazen zıplayarak dükkânı kat edip duruyordum. Ayağım takılıp düşünce patronum bana ters ters baktı. Onu zaten bir kere durup yağmur kokusunu içime çekmek için verdiğim molada sinirlendirmiştim üstelik de hata yapıyordum. Bugün her zamankinden de beceriksizdim. İstese beni bir saniyede buradan kovardı ve ben de bildiğim tek ev olan onun dükkânının garajını kaybederdim. Başka da kaybedecek bir şeyim olmazdı zira benim tek ödeneğim kalacak bir yerdi ve ne yazık ki bu benim için her şey demekti. Yemek bulabilirsem yiyordum bulamazsam çalıyordum üstelik çaldığım ortaya çıkarsa kemiklerim ayrılana kadar dövülüyordum. Beni aç bıraktıkları için onlar suçlu değillerdi de ben bildiğim tek kaynaktan yani onlardan bunu – biraz da zorla –  temin ettiğimde neredeyse öldürülüyordum.

  Sen ölümden korkar mısın?

  Benim ödüm kopar. Bir keresinde Şeyda bana öteki taraftan bahsetti. Daha bu tarafta bu kadar dayak yediysem diye düşündüm Şeyda günah kelimesini telaffuz eder etmez, çünkü ben günahkârdım üstelik hiç tanımadığım bir kadının günahını daha doğar doğmaz boynuma bağlamışlardı. Onu bir görsem, belki ölesiye severdim belki de öldürürdüm. Bu ikisini de hiç ayırt edemedim zaten.

   Kucağımdaki parçaları alelacele ve artık çok iyi bildiğim bir sırayla dükkâna yeni alınan çırağa uzatırken kapıda patron göründü. Girmeden yere tükürüp pantolonunu çekiştirdi. Yüzüm buruşmasın diye başka tarafa döndüm ama bağırınca yeniden ona bakmak zorunda kaldım. Anlaşılan yemek arası veriyorduk dükkâna en kısa sürede geri dönmemiz gerektiğini söyledi, bunu söyler söylemez çırak çoktan toz olmuştu ben de kafa salladım. Hep kafa sallardım o da adını bile bilmediğim bir kadına bir sıfat takar, pervasızca bunu yüzüme savurur yanımdan uzaklaşırdı.

  Hızlı adımlarla köşeyi dönüp, sokağın en ücra köşesine kendi köşeme döndüm. Bana ait olan tek yerdi burası. Yanıma uzanan tek arkadaşımla birlikte sakince birkaç nefes alıp verecek kadar zaman bekledik sonra da adet haline getirdiğimiz üzere bakkal Selim’den çalınmış bir paket salamdan bir tane çıkartıp ikiye böldüm. Zavallı kedinin gözü paketin geri kalanındaydı ama ısrar etmek için uzanmadı. Zaman tıpkı benim üzerimde olduğu gibi ona da şiddetli tesirlerde bulunmuştu. Israr etmemeyi öğrenmiştik ikimiz de. Hem de zor yoldan.

  Yarımını ağzıma atıp yarımını da Mavi’ye uzattım. Diğerlerinin bildiği adıyla Jilet. Gülmesinler diye diğerlerinin yanında ben de onlar gibi ona böyle sesleniyorum. Geçirdiği talihsiz trafik kazası yüzünden karnında kocaman bir dikiş izi var ve ona bu yüzden böyle sesleniyorlar fakat uzanmazsa ortaya bile çıkmayacak bir çiziği gören gözler onun masmavi gözlerini görmüyor olsalar gerek. Günün geri kalanı her zamanki gibi akıp giderken yorgun bedenim havanın kararmasına yakın sallanıp titremeye başlamıştı. Dışarıdan bir yerlerden bir bebeğin ağlaması kulaklarıma çalınıyordu. O kadar tiz bir sesle bağırıyordu ki yere çöküp kulaklarımı kapamak istedim. Çırak da rahatsız olmuşa benziyordu oysa kolay kolay tepki veren biri değildi üstelik sokaktan gelen tek ses bu da değildi, çocuklar toplanmış bağır çağır top oynuyorlardı. Bebeğin ağlaması durunca benim için sessizlik sağlanmıştı. Oyun oynayan çocukları dinlemenin bana nasıl bir ızdırap verdiğini keşfettikten sonra ben onları duymamayı da öğrendim. Bu da yedi yaşıma denk geliyordu.

Akşam olup da patron ‘dağılın’ dedikten sonra ben paslı merdivenlerden tutunarak garaja iniyordum ve dükkân da üzerime kilitleniyordu. Bir şey çalmaya kalkışırsam dışarıya çıkamayayım diyeymiş. Şeyda patronumun tam bir   kafasız   olduğunu söyledi. Genelde Şeyda haklıdır.

Bense yanılırım çoğunluk. Birçoklarının anlamını bilmem ve bildiklerimi de anlatamadığımı söylerler. Anlatsam da Şeyda dışında beni kimse dinlemez zaten.   Bir kapının üzerime kilitlenmesi hakkında da biraz düşündüm. Birçok anlamlara denk gelebiliyormuş. Eğer niyetiniz gerçekten de bir şeyler çalmaksa bu çok güzel çünkü işe yarıyor ve çıkamıyordunuz fakat çaldığınız tek şey bir paket bakkal salamıysa ve bir tamirci dükkânında uyuyorsanız tüm bunların anlamsızlığını görebilirsiniz. Gecenin bir vakti duman kokusu ciğerlerime   dolarken   gözlerim kapanmadan biraz evvel ve yere yığıldıktan hemen sonra ben de bu anlamsızlıkta kaybolduğumu hissettim. Haklı olmak ilk kez böylesine somut böylesine gerçek gibiydi, canımı yakıyordu üstelik az sonra alevler bedenimi sarmak üzere hızla yaklaşıyorlardı. Kaçabilirdim, ama zaten kaçmamam içindi tüm kilitler.

  Gözlerimi açtığımda Mehmet amcanın “şanslı piç,” diyerek sırıttığını sonra da arkasını dönüp muhtemelen içeceğini almak için mutfağına yöneldiğini gördüm. Şeyda arkasından ona kötü kötü baktı sonra da ellerimi kendi avuçlarına sıkıştırıp sessizce öptü. Ne o zaman ne de daha sonra bir daha bu konuda konuşmadık ve ben de o gün başucumda beklerken Şeyda’nın gözlerine oturmuş o karaltının ne olduğunu uzun uzun düşünebildim.   Bir şeyi gidip doğrudan sorabilmeye imkân yoksa bu üzerinde uzun uzun düşünebilmek için güzel bir fırsattır.

Umutsuzluk. Şeyda o gün umutlarını asmıştı. Hem de gözlerimi açabilmeme rağmen. Bizim gibiler için rengârenk bezenmiş uçsuz bucaksız sonsuz bir cennetin hayali bile yasaktı. Benim ne olduğum belirsizdi ben kimliksizdim onun bunun çocuğuydum Şeyda ise ‘bunun ne olduğu belli’ türündendi. Fakat bir şekilde ikimiz de bu noktaya gelmiştik işte öyle değil mi?

Bu olaydan otuz üç gün sonra bakkal Selim’in dükkânında kıyametler koptu bir sabah. Akın akın bir kalabalık çocuklarını uzak tutmaya çabalayan anneler çığırından çıkan uğultular… Ne olduğuna bakmazdım bile aslında arkamı dönmüş Mavi’yi aramaya gidecekken bir kadın sesi ‘iyi olmuş,’ diyerek çalımla atındı. Dondum kaldım. Bu mahallede ne yaşarsa yaşasın iyi olacak iki kişi vardı, birinin nerede olduğunu iyi bildiğimden diğeri için tüm hücrelerim deliye döndü.   O gün mahalleli bir pislikten kurtuldu. Bakkal Selim en fazla iki gün yas tuttu, karısı ne kadar haklı bir son yaşadığını anlatıp durdu… Benim sanırım o gün   kalbim   durdu. Geçip giden yaşlarımı saymayı bıraktım bırakalı bu kadar durmuş kalmamıştım.   Ben o gün benimle gözlerimin içine bakarak konuşabilen tek insanı kaybettim. Metres Şeyda sonunda Bakkal Selim’in dükkânının tavanına kendini asarak mahalleliyi bir pislikten kurtarmıştı fakat çok büyük bir hata yaparak beni burada bırakmıştı.    Oysa o hiç hata yapmazdı. Bu yüzden ben de o günden sonra bir daha onun ismini ağzıma almadım. Şeyda beni burada bıraktıysa bir bildiği elbette olacaktı.

    Yaşamaya gayret ettim.

 Fakat yaşamak yalnızca nefes almak mıdır? Her gün inatla uyanmak… Buna hayatta kalmak denir.    Bir kuşun kanat çırpması gibidir oysa yaşamak.  Öyle telaşlı, öyle umutlu ve sonsuza dek özgürce.   Sonra birden bir ortak noktamızı keşfettim de gözlerim şaşkınlıktan ayrılır gibi oldu.

    Biz aslında hiçbirimiz yaşamıyorduk. Bakkal Selim de bu hayatta asılı kalmıştı patronum da Mehmet Amca da mahallenin dedikoducu kadınları da… Belki biraz da acıdım onlara bu kez.

   Günlerden hangisi olduğu önemsiz bir gün kucağımda tepe gibi duran eşyalarla dükkâna yetişmeye çalışıyordum. Patron sipariş vermişti ve geç kalırsam dayağa kadar giden çeşitli cezalandırma yöntemlerine tabi tutuluyordum.

  Dayak beni ürkütür ama bunu kimseye söylemem. Dayağın kötü bir şey olmadığını beni terbiye ettiğini söylüyorlar.

  Doğru mu?

 Terbiye edilmek kalıcı olmak suretiyle birinden bir şeyler öğrenmekse şayet bunu bana en iyi Şeyda yapmıştı üstelik bir fiske bile vurmadan. Belki de ben farklıydım gülen bir yüz beni terbiye edebiliyordu. Üstelik belki onların çocukları da benden farklıydı çünkü onlar oldukça terbiye olmuş gözüküyorlardı. Tıpkı anne babaları gibi davranabiliyor onlar gibi konuşuyorlardı.

Aniden kendimi yerde kucağımdaki birçoğu metalden olan tamirci siparişlerini de vücudumun çeşitli yerlerinde bulunca şaşkınca bana çelme takan çocuğun suratına baktım. O ve arkadaşları sanki çok komik bir şey olmuş gibi kahkahalarla gülüyorlardı.  Benliğimin artık yadsınamaz bir parçası haline gelen sessizliğimi takınıp olanca gücümle toparlandım ve kalktım.

Dükkâna girince çırak git yüzünü yıka görmeden diye bağırdı. Onun özünde iyi biri olduğunu anlamam da işte böyle gerçekleşti. Ve elbette dudağımdan boynuma akan kanı hissedemediğim için de kendime şaşırdım. İnsanların her şeye alışabilir varlıklar   olması   ne garipti öyle.

  Fakat her şeyi doğru yapmaya çalışmam ve kısmen başarmış olmama rağmen o akşam yine uzun uzun dövüldüm. Çırak çıkmıştı ve içeriyi yalnızca ay ışığı aydınlatıyordu. Işıklara uzanıp kapatınca ben de sallanıp dökülen eski merdivenlere yönelmiştim ki durmam gerektiğini işaret eden olaylar oldu. Mesela öncelikle bir el kolumu kavradı sonrasında yüzüm yanmaya başladı. Durmadan üst üste vuruyordu ve ben tüm o sarsılmalarım ve geriye savrulmalarım arasında öylece bekliyordum. Yere tükürüp, ‘’ Seni neden burada tutuyorum, biliyor musun? ’’ diye bağırdı. Kafamı hayır anlamında salladım. Sahiden de bilmiyordum ve cevap niteliğinde bir tepki vermezsem daha çok vuracağını tecrübe etmiştim.

  ‘’Bilmiyorum,’’ kendi kendine konuşur gibi boşluğa bakıp duruyordu. Vurmayı da bıraktığından yere çöküp öyle beklemeye başladım. Burnum kanıyordu. ‘’ Aslında kötü çocuk değilsin, işini de iyi yapıyorsun…’’ yanıma çöktü. ‘’Teşekkür ederim, efendim,’’ dedim bir süre geçtikten sonra. ‘’ Sana kötü davranmazsak biz de öyle oluruz. Biz de öyle oluruz. Bu piçe mi acıyorsun derler. Ne biçim adamsın, senin de kızların var ya bunun anası gibi olursa derler.’’

  Bir müddet daha oturduktan sonra o kalktı üzerini silkeledi, evinin yolunu tuttu. Ben de kalktım kendi evime indim. Ne burnumu, dudağımı yıkadım ne de duyduklarım hakkında düşündüm. Dizlerimi karnıma çekip uzandım ve derin bir üzüntü içerisinde kahroldum. Bir tek kendime üzülerek, saatlerce ağladım ve  zifiri karanlık bir gecede yapayalnız olduğumu fark ettim. Hiç kimsem yoktu ve ağlıyordum. Bunun ne demek olduğunu bilir misiniz?

Ben sanırım daha fazla yazamıyorum.

.. üzgünüm, artık mektubumu burada bitirmek zorundayım. Başta belirtmedim çünkü henüz karar verememiştim fakat artık biliyorum; ben bu mektubu insanlığa yazıyorum. Kalplerinizde kuytu bir köşede yıllardır unutulmuş bile olsa yine de bir parça merhamet taşıyorsanız ben bu mektubu ona yazıyorum,   sizin de mavi gözlü bir kediniz olduysa ya da benim kadar acı çektiyseniz.. Ben bu mektubu size yazıyorum.

Belki biraz da fikrim değişir sanmıştım çünkü Şeyda bir keresinde bana yazmanın ne kadar hafifletici ve ne kadar iyileştirici olduğunu anlatmıştı.

Fakat ben iyileşmiş olmanın çok ötesinde kendimi belki hiç olmadığım kadar hasta hissediyorum.

    Yağmur kokusu… Yemyeşil parklar ve masmavi gökyüzü. Bu kez oyun oynayan çocuklar arasında ben de varım. Annem arada pusetteki kardeşimle ilgileniyor arada da ben baktıkça bana gülümseyip el sallıyor. Deli gibi gülüyorum ve bazen düşsem de annemin kaldırmak için orada olacağını bir şekilde hep biliyorum. Ve gitme vaktimizin geldiğini bana haber verecek olan gel işareti ise en büyük keder kaynağım.

Ben Ata.

Ben Şeyda.

Ben birisi.

Herhangi birisi.

Ben hakarete uğradım.

Dayak yedim.

Taciz edildim.

Hak ettiğimi sandım.

Kendimi öldürdüm. 

Ve bu benim hikâyem.

Reklamlar

Stoacılık, Depresyon ve Bilişsel Davranışçı Terapi

Stoa, M.Ö 4. yüzyılda Kıbrıslı Zenon tarafından Atina’da kurulmuş felsefi bir okul. Stoa yani kemeraltı o dönemde çok yaygın . Zenon ve öğrencileri de bu kemeraltılardan biri olan Stoa Poikile’de buluştukları için stoacılar ismini alıyorlar.

Stoacılığın temel düşüncesi sadece değiştirebileceğimiz şeyler üzerinde endişelenmemiz gerektiğiydi. Çünkü yaşadığımız olaylar çoğu zaman kontrolümüz dışındaydı ve kontrol edebildiğimiz şey ise bu olaylara karşın takındığımız tavır yani tutumumuzdu. Daha da ileri gidersek bu birçoğumuzu rahatsız hissettirebilir ama onlara göre duygularımızın ipleri tamamen bizlerin elinde, yani mutsuz hissediyorsan sebebi sensin.

Şeylerin senin arzu ettiğin gibi olmasını isteme, nasıl oluyorlarsa öyle olmalarını iste, böyle yaparsan her zaman mutlu olursun. *

Stoacı filozoflar temelde bu görüşlere dayanan bir yaşam benimsersek yaşamdan aldığımız doyumun artacağına inanıyorlardı. M.Ö 4.yy da temellenmiş bu felsefi düşünceler bugün aslında depresyon, kaygı bozuklukları, tssb* gibi önemli psikolojik rahatsızlıklarının tedavisinde kullanılan yöntemler olarak karşımıza çıkıyor. Kişinin değiştiremeyeceği yaşam olaylarını kabullenmesi bunların başına gelme olasılığı ile yüzleştirilmesi etkili bdt* yöntemlerindendir. Üstelik başına gelen şeyleri kabullenmenin o olayın getirdiği üzüntü ve stresle başa çıkmada etkisi yadsınamaz.

Zaten en iyi bilinen stoacılardan biri olan Epiktetus (m.s 55-135), hayatına bir köle olarak başlamıştı. Yaşam onun için kolay değildi, açlık ve acıyı şiddetli yaşadı. Topal kaldı. Yani insanlara acı ve dertle nasıl başa çıkacaklarını anlatırken aslında kendi deneyimlerini tarif ediyordu. Bedenlerimiz birer köle olsa da zihinlerimiz özgür kalabilir* felsefesi Amerikalı bir savaş pilotu olan James B. Stockdale’e de ilham oldu.

Stockdale tam sekiz sene esir kaldı ve türlü işkenceler gördü. Ailesini tekrar görüp göremeyeceğini bile bilmiyordu ama her nasılsa kendisiyle birlikte esir olan kendisine bağlı askerlerin morallerini çökertmeden hayatta kalmalarını sağlamak için sürekli çabalıyordu.

Peki bu nasıl oldu?

Sekiz senenin sonunda ülkesine dönen Stockdale, ‘kamptan kimler sağ çıkamadı?’ sorusuna,

“Çok kolay. İyimser olanlar. Her şeyin çok iyi olacağını düşünenler, genellikle o kamptan sağ çıkamadılar. Çünkü onlar, Noel’e kadar buradan kurtuluruz, Noel gelip geçiyor ama onlar kalıyordu. Bu sefer Paskalya’da kurtuluruz diyorlardı. Paskalya gelip geçiyor, yine orada kalıyorlardı. Ardından Şükran Günü’nü bekliyorlardı. Sonra tekrar Noel. Sonunda hayal kırıklığı içinde ölüp gidiyorlardı”diye cevap verdi.

  1. Kılavuz Kitap, Epiktetos
  2. TSSB : Travma Sonrası Stres Bozukluğu
  3. BDT: Bilişsel Davranışçı Terapi

Kısım 1: yolculuk, Naciye ve kırmızı boyalı kahvehane

-1-

Oturduğu koltukta rahatsızca kıpırdandı. Şimdiden bacakları huzursuz olmaya başlamıştı. Oysa yola çıkalı, saatine baktı, yarım saat bile olmamıştı. Geçireceği hali hazırda iki buçuk saat daha vardı. Üstelik otobüs hareket etti edeli sanki bu anı bekliyormuş gibi oldukça yüksek sesle telefonla konuşan bir de kadın vardı ve saçmalama, deyip duruyordu. Saçmalama, öyle olmaz. Hayır saçmalama, böyle dememiştir. Saçma, saçma… Yeter deyip zihnini susturdu. Yanından geçen ağaçları saymaya çalışıyordu. Şoförün sesiyle irkildi, ‘yeğenim’ diyordu, ‘bana şu numarayı okusana’, uzattığı telefona boş boş baktı bir iki saniye. Sonra aldı, okudu. En önde oturuyor diye muavinlik yapmak zorunda mıydı. Bu düşünceyi attı kafasından. Ne var ki diye düşündü. Umursamadı. Sorun, şu yeğenim lafında olmalıydı. Lüzumsuz ve laubali. Uyumaya çalıştı biraz. Aslında çalışmadı, gözleri kendiliğinden kapanmaya başlamıştı. Fakat çok sürmedi. Bu kez de araba duruverince gözlerini açmak zorunda kaldı. Mola. İndi, buz gibi hava suratına çarptı. Otobüsten inenler, çocuklarını lavaboya yetiştiren anneler, markete koşuşturanlar..

Kenarda durmuş sigarasını yakmaya çalışıyor bir yandan da gelip geçenleri inceliyordu. Derin bir nefes çekti içine, dumanı bıraktı havaya. Soğuktu ve elleri üşüyordu. Görüş açısından çıkmamış olmasına rağmen kısa aralıklarla otobüse bakmaktan da kendini alamıyordu bir yandan. Şoför de gitmişti ama az sonra elinde karton bir bardak çayla geri döndü. Kalan sigarayı ayağıyla ezip söndürdü. Her an gözünün önünden yok olabilirmiş gibi hızla otobüsün içine girip yerine oturdu. Otobüslerin tanıdık bir kokusu olurdu. Ağır, metalik bazen de şoförün türüne göre değişen kolonya kokuları karışırdı içine. O hep aynı yerde otururdu. Yolculuk yapacağı zaman önceden sorar yerini ayırtırdı. Eğer yeri doluysa bekler, bir sonrakine binerdi.

Rahatsız bir yolculuk geçirmişti. Bittiği için rahattı artık. Kafasında birtakım hesaplar yapıyor, düşünüyor, karıştırıp bozup yeniden yapıyordu bir şeyleri. Ayakları onu otomatik olarak kahvehaneye götürdü. Kırmızı boyalı, tahta kapılı dükkana girdi. Yıkık döküktür ama sandalyeleri rahat diye buraya gelmekten kendini de alamazdı. Sahibi Rüstem beyin pala bıyıkları vardır. Hep oturur, tüm işleri çırak Ahmet yapar. Yine de başıyla verdi selamını. Rüstem elini göğsüne götürdü, selamını aldı. Çayını yudumlarken şimdi nereye gideceğini tasarlıyordu. Naciye, defol git, demişti. Adam değilsin sen. Naciye ne bilirdi ki? Okuma yazması da yoktu hem. O adamlıktan ne anlardı. Eve ekmek soğan götürünce adam olurdun, yoksa yok. Eliyle bir yanı sökük ceketinin cebine dokundu. Gittiği yerden aldığı gümüş bilezik oradaydı. Aklı da biraz eksikti bu Naciye’nin başka karılar gibi ille de altın diye tutturmazdı. Gümüş mü teneke mi aldırmaz alır takardı. Belki de iyiliğinden yapıyor diye düşündü. Niye defol git demişti o zaman? Unuttu. Hep unuturdu. Naciye buna da kızardı bazı. Şoförün yaşlı, kırışık yüzünü düşündü birden. Yeğenim, demişti. Küçük değildi ki o halbuki.

Kafasını salladı. Boşver. Boşver. Nasıl olsa Naciye içeri alırdı. Hep alırdı. Bileziği de görünce hepten yumuşardı.

Cebinden çıkardığı bozuklukları saydı, masaya bıraktı. Rüstemden yana hiç bakmadan, çıktı gitti.

..

o vakit

Geçmiş ve gelecek. Bir bütün gibi uzanıyor avuçlarında. Sen hep böyle miydin, demek istedi. İnsan bazen başaramayacağını bile bile anlatmak istiyor hatta anlaşılmak. Hep böyle kırılgan mıydın? Kırılgan derse, biliyor. Savunur kendini. Hatta kızar bile belki. Ne zor insanın derdini anlatması. Birbirini seven iki insan bile anlaşamıyorsa, niye var bu sözcükler? Durdu, düşündü. İyice düşündü. Ne çok şey vardı dilinin ucunda, ne kadar azını söyleyebiliyordu ve o;nların da ne kadar azı anlaşılıyordu.

Avuçlarına baktı yeniden. Geçmiş kararıyordu, ürperdi. Gelecek bulanık sevimsizdi. Kafasını kaldırdı, etrafına baktı, sonra yeniden avuçlarına. Dokunmak istedi sonra ona, bir taşa dokunur gibi. Soğuk. Merhametsiz ama merhameti yok diye bir taşa kızabilir miydiniz? Yo, bu beklentiler yüzünden kendine dönerdi hep öfken. Dokunmak istedi, uzandı. Aradaki boşluk büyüdü, büyüdü. Ulaşılamaz oldu. Eli boşlukta kaldı, kalakaldı.

Kalbine döndü az sonra. Neydi şimdi? Üzgün müydü, çatırdayan bir şeyler hissetti yüreğinde. Birkaç kırık tahta sallanıp düşüyordu. Nereden geldiği belirsiz bir yağmur uğulduyordu kulaklarında. Kuru gürültü. Gözlerine varamaz onun ıslaklığı. Tanır. Bilir.

Ayaklarını da tanır, durmazlar. Durmadılar, gittiler. Dönemezler.

Uçurum

Esen rüzgar saçlarını dalgalandırdı, yüzüne batıp geçti. Önünde uzanan masmavi deniz, ayaklarının altında çimler. Dokunmak istedi önündeki maviliğe, elini uzattı. Sonra birden farkına vardı, aşağılara çok aşağılara yöneldi bakışları. Deniz önünde değil, derinlerde ayaklarının çok altında dalgalanıyordu. Ne yazık, bu uçurumdan atlamak ölüme direk bir bilet olacaktı. Fakat zaten istediği de bu değil miydi? İnsan asla emin olamıyordu işte. Bir taraftan yüzünü tatlı tatlı okşayan esinti vardı tenini alev alev yakan güneş ve burnunun ucuna konan kelebek. Fakat işte en nihayetinde bunların hepsi o kadar geçici o kadar sığ geliyordu ki üstelik hemen diğer tarafta hatta tam önünde ihtişamlı bir sonsuzluk vadeden ölüm.

Yaşam belirsizdir. Zıtlıklar çelişkilerle beslenir. Asla doymak bilmez. Oysa ölüm. Sabit. Durağan. Net.

Bir adım daha attı kadın. Tüm bu varoluş kavgası sanki sırtına bir çift kanat takmış itiyordu onu.

Sonra birden durdu. Onunla birlikte her şey de durdu. Yaşamdan bir adım daha uzakta işte o mesafe ölüme az biraz yakın, tam da yaşamla ölüm arasında durdu kaldı kadın.

Ölüm onu öldürene kadar kıpırdayamadı. Geri dönemedi, ileri zaten gidemezdi.

.

.

zorunda değilsiniz.insanların hiçbir şeyi olmak zorunda değilsiniz. Zorundaymış gibi davranıp davranmamış gibi yapmak zorunda da değilsiniz. Hiçbir şey yapmak zorunda değilsiniz, lütfen yapmayın.

.

seçici algı, seçici anlayış

Algı, başka insanları ve olayları tanıma ve anlama biçimimizdir. Dolayısıyla algı açısından önemli olan; sizin kim olduğunuz, ne yaptığınız değil, başkalarının sizin hakkınızdaki düşünceleridir. Bu durumda yerleşmiş ve artık kök salmış bir algıyı değiştirmek, yönetmek o kadar da kolay değil. Bunu zaman zaman hatta çoğu zaman farkına varmadan yapıyoruz belki de. Hiç farkına varmadan etrafa savuruyoruz tüm o kalıplaşmış düşünceleri çünkü aslında dünyaya da o düşüncelerin merceğinden bakıyoruz. Bu yüzden de bir başkasının dikkat etmeden yanından geçeceği bir şeyi senin algın seçiyor.

Bu durum nasıl yönetilir? Sanırım sorgulayarak. Soru sorarak.

‘ Evet bu gördüğümün berbat bir davranış olduğunu düşünüyorum, ama neden acaba? Yani gerçekten de o kadar kötü mü? ‘

Adler*’e göre insanın topluluk hayatı bireysel hayatından daha önce geliyor. Ve bizler başka insanlarla yeterince ilişki kuramadığımız için onlara düşman oluyoruz.

Başka insanlarla yeterince ilişki kurmak, onları anlamak. Sahiden kavgaların, anlaşmazlıkların kökenine bakılırsa çoğunlukla bir şeylerin paylaşılamamasının altında birbirini anlayamamak yatıyor. Tartışıyoruz tüm varlığımızla ama sebebini bile bilmiyoruz bazen.

Birbirimizi gerçekten anlasak tüm kavgalar biter de biz de çok mu mutlu oluruz, onu pek sanmıyorum ama anlaşılmak büyük mesele. İnsan her şeyden evvel önce anlaşılmak istiyor çünkü.


* Alfred Adler- İnsanı Tanıma Sanatı adlı kitabı.

çıkmayan sokaklar ve hayatın biricik eğreti otları

Söylemek zor. Anlamak da öyle. Anlatmak daha zor, anlayan bulmak yine öyle. İnsan kendini bile anlayamıyorken bazen hem de.

Bu karanlık gecelerden, çıkmayan sonsuz sokaklardan, insanlardan, yorgunluklardan, acı sözlerden, tatlı tatlı hüzünlerden.. Bazen bir bitse diyorum. Bir bitse bu koşturmacalarım. Belki bir soluk alsam, o hiçbir yere çıkmayacakmış gibi gözüken sokakların sonunda bir yerlere vardığını görsem, penceremden serin, ferah bir hava girse. Belki güzel de bir müzik çalar o sırada.

Belki yaşam yeniden başlar.

Sonu yoksa, sonsuzsa o zaman içine karışsam. Bir şekilde bir şeylere dahil olsam, bir şeylerin parçası olsam. Kaygısız olurdum belki o zaman. Nereye gidiyorum bilirdim.

Hiç kayboldunuz mu? Gerçekten ama. Hiç başınızı kaldırıp da etrafta sıra sıra dizilmiş evlere; dükkanlara, geçip giden arabalara baktığınızda içinize ince ince bi şeylerin aktığını hissettiğiniz oldu mu? Her şeyin yabancı geldiği ileri mi gitmeli geri mi dönmeli, sağın solun bir anda önemini yitirdiği gerçek bir an.

Umarım hayatınızda en azından bir kere kaybolmuşsunuzdur. Yoksa bulunduğu yere ait bile olamayan kararsız bir eğreti ot olmanın ne demek olduğunu, tamam belki onu anlarsınız ama tüm o yabancılıklara, çıkmazlara rağmen elin ayağın dolaşa dolaşa da olsa bir şekilde yolunu bulmayı, sanmıyorum.

Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?*


* Aylak Adam- Yusuf Atılgan