acılarımız

Konuşmamız gereken bir şeyler var. Söylenmemiş sözlerimiz kapağı hiç açılmamış hikayelerimiz var.

Yalnızız çokça aslında. Güneş batarken üzerinde karıncaların gezdiği bir mezar taşı kadar yalnızız. Terk edilmiş ve soğuk. Mutsuzluğumuz da bu yüzden. Mutluluklarımızın uçuculuğu da.

Tüm bu parçalanmış bedenlerin arasındaki ruhların gürültüsü içinde hiç duymadığımız sesler var. Kaybolup giden bir şeyler var ellerimizin arasından. Ama başka eller, başka bedenler başka ruhlar bunlar.

Bizim değil, tanıdık hiç değil.

İçimiz parçalanıyor kalplerimiz acıyor bazen ama bu acı da bizim değil. Onu oraya başkası koymuş gibi. Her an gidebilir. Zaten gitsin.

Kalanlar neye yarar ki bizim içimiz gidenleri alır. Çabuk gidenleri ve gelip geçenleri. Bir şeyin kalmasına kalıcı gibi olmasına bile tahammül edemeyiz. Akışkan, savruk bir hayatın içinden geçiyoruz tutunsak hem neye tutunabiliriz?

Bizim değil bu acılar sahi, tanıdık hiç değil.

Teknoloji Devrimi Face-Book

Bizim evimize ilk kez bilgisayar girdiğinde ben 11 yaşındaydım ve senelerce bu müthiş oyuncağa kavuşabilmek için aileme dil dökmüştüm. Mutluydum, heyecanlıydım. Bu bilgisayarla tam anlamıyla her şeyi yapabilirdim.

Bu pahalı oyuncak birsürü şey yapabiliyordu. İstediğin oyunları istediğin zaman hemen açıyordu mesela. Ama benim için en güzeli istediğim şarkıyı powertürk’ün yaptığı gibi oylamada çıkacak mı diye beklemeden kolaylıkla dinleyebilmemdi.

Arkadaşlarımla da konuşabiliyordum buradan. Mesajlaşma, sesli konuşma, görüntülü konuşma. Birlikte çevrimiçi oyunlar oynama. Bunların hepsi vardı evet. Ama yine de bu çevrimiçi olma durumu yalnızdı. Her saniye görüntülü konuşmuyordun ya da sıkıldığında artık çevrimdışıydın. Yalnızdım işte, en sevdiğim müziği tekrar tekrar dinlerken, oyun oynarken birileriyle mesajlaşırken bile yalnızdım o dünyanın içinde. Tabi özgürdüm de.

Sonra hayatlarımıza Facebook girdi. Tabi benim hayatıma muhtemelen herkesten sonra girdi çünkü ailem buna da sıcak bakmıyordu. Facebook ile birlikte bir kat daha çevrimiçi olduk. Bu dünyaya biraz daha dokunmaya başladık oradan da birbirimizin dünyalarına kaydık.

Artık en sevdiğimiz şarkıyı sadece dinlememeye başladık onu insanlarla da paylaştık. Sadece şarkı da değil, yenilen yemekler, yeni saç kesimi, uzun zaman sonra görüşülen arkadaş.. Hepsinin bir yeri oldu bu sosyal medyalarda. Artık yalnız olmamaya hatta bence yalnızlığa tahammül edememeye başladık. Her yerde hesaplar her yerde kendi kişisel alanımıza dair bir şeyler.

Yalnızca bu da değil hem hayatlarımızı paylaşmaya başladık hem de başka hayatlara yorum yapmaya. Belki gerçek dünyada bir kez bile yüz yüze gelmediğimiz ve muhtemelen de gelemeyeceğimiz insanların hayatları ile ilgili fikir sahibi olabilme üstelik bunu da bir şekilde o kişiye söyleyebilme gibi bir güç edindik ki bence bu gerçekten büyük bir güç. Hatta diyebiliriz ki kaldırabileceğimizden fazla bir güç. Ki etrafta kaldıramadığımızı gösteren çok fazla örnek var. Siber zorbalar , tacizler, küfürler, sözde iyi niyet elçileri. Hepsi bu süslü püslü oyuncağın içerisinde değil mi?

Evet Facebook bizden yalnızlığımızı bireyselliğimizi aldı, onu götürdü ve yerine hiçbir şey vermedi. Biz de bu boşlukla ne yapacağımızı şaşırdık. Madem bireysel olamadık güzel bir yemek yiyip onun tadını çıkarmakla yetinemedik bu sefer daha fazla ne kadar görünür olabiliriz ne kadar daha hayatlarımızı ortaya dökebiliriz bunun derdine düştük.

Ne yazık ki sıradan hayatlar gittikçe daha çok parlak ve albenili gözükmeye çalışır oldu.

Ne var ki? Kimse sıradan olmasın değil mi? Bir oyuncunun bebeği de dünyaya gözlerini Facebook’ta (v.b.) açsın, benim karşı komşumunki de.

Kimse alelade olmasın evet ama bence en göz alıcı başarı hikayeleri de en sıradan hayatların içinden çıkar çünkü mucizeyi en çok normalin içerisindeyken fark ederiz.

Ve ayrıca son olarak; söylemeden geçemeyeceğim, eğer bir şeyleri insanların fikirlerine ve beğenilerine sunmazsanız onlar da size yorum yapma hakkını kendilerinde bulamazlar.

Ya da en azından daha az bulurlar.

Ladesçi- Üstün Dökmen/ Özet- İnceleme

Özet

Üstün Dökmen, kitabına lades kemiğinden söz ederek başlıyor ve hikâyenin başkahramanı olan Cemil de bu oyunun oynamayı çok seviyor. Oynamaya önce ağabeyi İhsan ve anne babası ile başlasa da yaşı büyüdükçe okul arkadaşları, öğretmenleri de katılıyor Cemil’in oyun arkadaşlarına. Zaman geçtikçe ve insanlar Cemil’in bu oyunundan sıkıldıkça Cemil kendine oyun arkadaşı bulamaz oluyor ve buna çözüm olarak insanlarla içinden lades oynamaya başlıyor. Ne zaman bakkal, Cemil’e ekmek uzatsa Cemil içinden aklımda diyor ve bakkala parayı uzatırken de lades demeyi ihmal etmiyor. Cemil bu alışkanlığıyla büyüyor, küçük yerleşim yerlerinde bulunan üniversiteye gidiyor.

Ve yıllar sonra Cemil artık işsiz bir üniversite mezunu oluyor fakat zengin bir insan olma hayalleri yine de peşini bırakmıyor ve arkadaşı Ayvaz ile birlikte İstanbul’a yerleşmeye karar veriyorlar. Cemil yolda görüp beğendiği, zengin bir adam olunca evleneceği Aybahar’ı memlekette bırakıp İstanbul’a yerleşiyor.
Cemil burada çeşitli işlere yerleşiyor fakat bir türlü şehirde tutunamıyor. Ayvaz’ın da desteğiyle birkaç iş kurma girişiminde bulunuyorlar ama bu şekilde de başarılı olamıyorlar.

Girdikleri işlerde ve İstanbul deneyiminde Cemil’i çok şaşırtan olaylar da oluyor. Mesela insanlar durmadan birbirlerini kandırıyor, tutamayacakları sözler veriyor ve para kazanmanın yolu dolandırıcılıktan geçiyor gibi gözüküyor. Ayırca arkadaşı Ayvaz da bu durumu sıkıntı etmiyor.

Günlerini bu şekilde harcarken Cemil bir gün gazetede son semerci başlıklı bir yazı görüp bu yazıdan çok etkileniyor. Gidip bu son semerci ile tanışmaya karar veriyor. Semer ustasının işini dürüstlükle ve en önemlisi de sevgiyle yapması, insanları kandırma çok para kazanıp zengin olma amacıyla bu işi sürdürmemesi Cemil’i çok etkiliyor ve ona önemli de bir ders oluyor.
Cemil ustadan bu işin inceliklerini öğreniyor, hatta para bile istemeden yanında çıraklık yapıyor. Eğitimini tamamlayıp artık kendisi de bir usta olduğunda memleketine dönüp bu işi yapmaya başlıyor.
Ailesi ve orada yaşayan diğer insanlar öncelikle Cemil’i yadırgasalar da Cemil’in bu işi sıcakkanlılıkla ve severek yapması, işine böylesine derinden bağlı olması insanları da etkiliyor.

Cemil hikâyenin sonunda sevdiği Aybahar ile evleniyor ve bu öykü aslında Cemil’in aradığı zenginliğin sevdiği insanlarla beraber sevdiği işi yaparak, eşinin desteği ile mutlu bir aile kurarak kendi içinde ve çevresinde zaten mevcut olduğunu keşfetmesi ile sona eriyor.

İnceleme

Cemil karakteri saf bir genç olarak resmedilmiş. Kendi dünyasında yaşamını sürdürmüş, oyunlarını içinden oynamış hatta aşkını bile kendi içinde yaşamış fakat bunlara kör bir inançla tutunmuş bir karakter. Bu nedenle de dünyanın kötülükleriyle tanışmak onu derinden sarsıyor fakat sonunda bu kötülüklerden tıpkı kendisi gibi uzak kalmış bir başka saflığını koruyabilmiş karakter ile yolları kesişiyor.

Evet bu öykünün vermek istediği mesaj bariz. Doğru yoldan şaşmamak, dürüstlük bunlar insanın sahip olması gereken erdemler ve bunlara tutunursak biz de Cemil’in semerci ustasını bulması gibi hayatımızda iyilikler mucizeler yakalabiliriz.

Verilmek istenen mesajın bu kadar aşina olması kitabı bana göre düz hale getirmiş. Katmanlardan, içerisinden çıkacak farklı farklı anlamlardan yoksun bırakılmış.

Bunun dışında çok kolay ve kısa sürede okunabilecek bir kitap. Akıcı bir üslübu ve olay örgüsü var.

Konuş Benimle Angel-Evelyn Elsaesser / Özet- İnceleme

Kabusların tek olumlu tarafı, uyandıktan sonra insanda meydana getirdiği rahatlık duygusudur. Ben, ne zaman uyanacaktım acaba?

Bu kitapta başkahramanımız bir çocuk ve bu onun lösemi ile başa çıkma hikâyesi.

O ve bir avuç çocuk hastalık teşhisi konulduktan sonra bir hastane içerisinde birbirlerine destek olmayı, birbirlerine aile olmayı hatta kol kanat germeyi öğreniyorlar.

Kitabın yazarı bir psikolog ve çalışmalarını ölüm deneyimleri üzerinde yoğunlaştırmış. Yıllarca ölüm anı hakkında yaptığı çalışmaların izlerini kitapta görebiliyoruz. Bu nedenle kitabın gelişme bölümünde üzerinde yoğunlaştığı konu da tam olarak bu.

Çocuklardan birinin çok kısa bir süreliğine kalbinin durması ve hayata geri döndürülmesi. Fakat bu kısa sürede kitapta bu çocuğun tüm olan bitenin farkında olduğundan ve aslında ölümün ona çirkin bir şekilde gelmediğinden aksine oldukça rahatlatıcı ve huzurlu olduğundan bahsediliyor. Tüm zamanlarını ölüm hakkında konuşarak, ne zaman öleceklerini düşünerek zaman zaman öldükten sonra nereye gidecekleri ve hatta Tanrının varlığını sorgulayarak geçiren hasta çocuklar arkadaşlarının bu deneyimini nereye koyacaklarını şaşırıyorlar.

Başkahramanımız bu sorgulamalarını bez bebeği Angel ile sürekli gerçekleştirdiğinden aslında bu konulara daha aşina. Bu yüzden arkadaşı da yaşadıklarını anlatmak için onu daha güvenilir buluyor. Çocuklar, bu şekilde yaşıtlarından aslında çok büyük bir olgunlukla zaten uzun zamandır içinde bulundukları ölüm olgusunu farklı bir biçimde ele almaya başlıyorlar. Ondan korkup kaçınmak yerine onu benimsemeye başlıyorlar ve aslında o kadar da kötü bir şey olmadığına, tam tersi ölümün onları bedensel acılarından özgür bırakacağına karar veriyorlar.

Kitap tüm bu ölümü benimseme, onu tıpkı yaşam gibi olağan kabul etme öyküsünün yanı sıra hasta çocukların akranlarından nasıl ve ne yönlerden ayrıldıklarını da gözler önüne seriyor. Hastane yaşantısından sonra okula geri dönen çocukların akranlarının o çocuksu uğraş ve dertlerinden sıkılmaya başlamaları, büyük zorluklara baş etmiş olmalarının getirdiği olgunluğun da diğer çocuklar tarafından tolere edilememesi resmedilmiş.

Kısaca bu hikaye, zor; acılı bir yaşamın ve ışıklar içinde kurtuluş umuduyla gelen bir ölümün, lösemili küçük bir kızın hikayesi.

Ben, Robot- Isaac Asımov/ Özet- İnceleme

  • Robotlar insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.
  • Robotlar, Birinci Kanun’la çelişmediği sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.
  • Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun’la çelişmediği sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır.

Kitabımızın ana karakteri Susan Calvin adında bir robopsikolog. Robotlarla insanlardan daha iyi anlaşan bir bilim insanı. Aslında Susan’ın yanında bir ana karakterimiz daha var ama o yalnızca sorular sorup bize Susan’ın hafızasında gezinme olanağı sunan, çalışması için iyi bir röportaj yakalamaya çalışan bir öğrenci. Yani doğru soruları sorması dışında olay akışına bir etkisi yok.

Susan’ın anıları sayesinde en ilkel hallerinden süper gelişmiş versiyonlarına kadar sürükleyici hikayelerle robotların gelişimini izliyoruz. Bu gelişim sırasında elbette her şey çok kolay ya da sıradan ilerlemiyor. Robotlar bazen arızalanıyor, bazen birbiriyle çeliştiği bir durumda iki kuralı birden uygulamak zorunda oldukları için kafaları karışıyor.

Yapay gözlerini açıp da kendi varlığını sorgulayan nasıl oluştuğu üzerine kafa yoran hatta insan gibi zayıf bir varlığın kendisini oluşturmuş olduğunu kabullenemeyen bir robot mesela ya da yapımı sırasında ortaya çıkan bir hata yüzünden insanların zihin dalgalarını çözebilen ve dolayısıyla da zihinlerini okuyabilen bir robot.

Ben kitabı oldukça ilginç buldum. Böyle bir dünyada yaşamak ister miydim ya da yaşıyor olsaydım nasıl hareket ederdim diye sürekli sorgulamama yol açtı. Ayrıca robotların çeşitli öykülerini okurken onları bizim gibi canlı ve hisleri olan varlıklar gibi düşünmekten kendimi alamadım.

Aslında en çok da bu yüzden bir merak konusu, etrafımızda hareket eden konuşan ve metal de olsa bir görüntüsü olan makineler olsa bu yaşamımızı, ruh sağlığımızı nasıl etkiler?

Belki asosyalliğe yeni bir boyut kazandırır ve robotlara bağlanan gerçek insanlarla ilişki kurmak istemeyen kişiler görürüz. Ya da bu robotlara benim kitabını okurken bile yaşadığım aldatıcı hisle yaklaşıp hissedebilen varlıklar gibi davranan insanlar.

Hem hiç olmayacak hem de her an olabilirmiş gibi gelen bir konu. Kendine doğru çeken bir bilinmezliği var.

Kitabın da kendine has sürükleyici ve bence büyüleyici bir dünyası var. Keşfetmek isteyenlere tavsiye ederim…

Akıllı Telefonlar, Yardımseverler ve Daha Fazlası

Teknolojinin gelişmesi, sosyal medya kullanımının yaşlı genç artık her kesime hitap eder hale gelmesinin bizi bir yerlere taşıdığını,

modernleştirdiğini ya da bununla daha iyi bir versiyonumuza evrildiğimizi düşünmek

artık çocukça kurulan bir hayali andırıyor.

İlerlemek gelişmek bir yana tek bir hareket üzerinde kafa yorunca insanı alıp tozlu ve karanlık bir çağa fırlatıyor.

Üstelik benim baktığım yerden orası bile daha insaflı gözüküyor.

Birinin yaptığı yanlış bulunan bir hareketi oralarda etraftaki 50 100 insan ayıplıyorsa, şimdi bu hak bütünüyle topluma verilmiş durumda.

Bu öyle bir şey ki, herkesi ayıplayabiliriz,

birinin çok hoşumuza giden ya da hiç gitmeyen bir hareketini gördük

hemen telefonlarımıza sarılıp fotoğrafını çekebiliriz o kişiyi binlerce insan mı görecek belki hiç haberi bile olmadan o kadar insan hakkında söz sahibi mi olacak,

neden bunlar umurumuzda olsun ki?

Son günlerde bu iş daha da mı çığırından çıkıyor, benim mi gözüme batmaya başladı bilmiyorum.

Teslimatını yaptıktan sonra motorunda beş on dakika uyuklayan kuryenin fotoğrafı, luppo alan adam

bunun gibi birsürü izni dahilinde olmadan kimliği gizlenme gereği duyulmadan telefon kamerasıyla teşhir edilen birsürü insan.

Ve bunların bir kısmı da ‘yardım ediyorum’ alt metni ile yapılıyor. İyi de yardım öyle bir şey miydi ki? Bir insan benim şu konuda yardıma ihtiyacım var duyurmak istiyorum der ve böyle bir kitleniz varsa siz de duyurursunuz, eğer yardım etmek istiyorsanız. Ama durup dururken de herhangi birini çekip kişisel sayfanızda paylaşmazsınız.

Ya da ortada gerçekten yanlış ve ortaya çıkartılması duyurulması gereken bir durum varsa bu paylaşılır, insanlara gösterilir. Yine durup dururken sırf hoşunuza gitmeyen bir şey yapıyor diye ve asla anlamadan dinlemeden telefonunuzu çıkartıp birini çekmemelisiniz.

Siz ister misiniz yaptığınız herhangi bir eylemle bu şekilde teşhir edilmek? Yoksa herzaman doğru yerlerde bulunup doğru davranışlar mı sergiliyorsunuz?

Son zamanların bir diğer trendi de, yardım yapmak:

Yardım edilen kişiyi de sosyal medyada paylaşmak.

Ne diyeyim…

Bir gün oturup ahlak’ın nezaket‘in anlamını yeniden yazalım.

Bunları da toplayıp çöpe atalım bir işe yaramıyorlar diye.

Sonra da bir selfie yaparız belki. Bir yerlere yükleriz de prim olur.

Bedavaya kimseye, hiçbir şeye iyilik de kötülük de yok artık bu devirde.