Çok Sesli Sessizlik

Sessiz kalabilir, bağırıp çağırabilirsin. Kilometrelerce koşabilir hatta uçabilir ya da yerinde durabilirsin.

Varacağın bir yer yoksa gitmenin sözlerini anlayan yoksa konuşmanın elinden tutanın yoksa da olduğun yerde durmanın hiç anlamı olmayacağını çok geç olsa da belki anlayabilirsin.

Geriye ne kalıyor? Sessiz kalmak.

Ben artık bazı konularda söyleyecek sözüm kalmadığını hissediyorum. Çok konuştum, defalarca laf anlattım bazen dinleyen aradım bazen pes ettim ama hep yeniden başladım. Şimdi yeniden başlamak istesem, neresinden başlayacağımı kestiremiyorum. Bir ucundan tutmak istesem de sürekli kayıp gittiğini görüyorum.

Aslında ben artık bir şeylerin ucundan tutmak da istemiyorum, belki meselenin aslı da budur zaten. Ben durmak istiyorum, ne olacaksa olsun istiyorum. Dünyanın sonu mu geliyor, bir şeyler mi yapmam gerekiyor, birileri bir yerlerde bir şeyler dememi mi bekliyor, ben bunların hiçbirini yapmak istemiyorum.

Yaptım da ne oldu? İçinde kaldığım her ikilem için bu soruyu soruyorum bu günlerde kendime. Söyledin de ne oldu? Gittin de ne oldu? Aslında işe yarıyor.

Her gün biraz biraz her seferinde bir parça daha derken bir şeylere inancımın eriyip bittiğini görüyorum.

Hep böyle mi olacak? Bilmiyorum. Açıkçası sanmıyorum da.

Başka bir şey söylemeyeceğim, durup daha iyi bir zamanın geleceğini bilerek bekleyeceğim.

Her zaman işe yarar.

Reklamlar

Tutunmaya Çabalayamayan-lar

İnsanların birbirini rahatlıkla kandırabildiği, ikinci kez düşünmeye gerek duymadan birine yalan söyleyebildiği bir zamanda bazen hepimiz kendimize tutunacak bir dal arıyoruz. Üstelik bu öyle bir zaman ki içinde sabit bir şey neredeyse yok. Arkadaşlıklar kumdan kaleler gibi yıkılışı bir dalgaya bakıyor, ilişkiler geçici, güven aranıp da bulunamaz bir şey olmuş. Belki hayatların artık kolaylaşması bir şeylere hep çok kolay ulaşıyor olmamız getirmiştir bizi bu hale. Belki internet. Her şeyin elimizin altında olması, sayfalarca yazı yazıp tek hamleyle silebiliyor olmak mesela. Bilemiyorum. Belki bu bizim içimizdeydi, yavaş yavaş büyüttük onu yıllarca da tam şimdi başını topraktan çıkarmaya hazır oldu. Belki bunlar hep böyleydi, bizler tek tek yaşayınca anladık. Sahiden cevapsız sorular bunlar.

Ama bir dal arıyoruz bu bir gerçek. Oğuz Atay’ın Aylak Adam romanındaki bir paragraflık tutunma sorununu anlatan pasajdan esinlenerek dev bir eser olan Tutunamayanları ortaya çıkarması belki bir ithaftır içimizdeki bu boşluğa.

Ben önceden bu fikre biraz uzaktım, tutunulacak bir dal, ki o da bir insan oluyor, aramak bana adaletsizce geliyordu. Yani ya o insanın da tek ihtiyacı olan birine tutunmaksa, o zaman ne olacaktı? Aslında herkes kurtarılmak istiyordu ama kimsenin o el olmaya niyeti yoktu. Sonra ben ikisi de olabilirim sandım. Aynı anda.

Fakat işin açığı, böyle bir şey yokmuş. Bunun devamında ne söyleyebilirim emin değilim. Gerçek şu ki söylenecek pek de bir şey yok çünkü henüz bende bunun ilerisi yok. Hayal kırıklığı nokta. Kitabın devamını yazmak için çok çaba sarf ettiğim de oluyor kendi kendine akıp gittiği de. Galiba hayat biraz da böyledir. Alacalı bulacalı. Gri.

Yine de üzücü olsa da gerçektir ki hayal kırıklıkları güzel anılardan daha çok şey öğretir daima. Gerçekler çok can yakar ve cahillik de mutluluktur ama her şeyi bilip de susmak.. eh, fena değil..

Yine Oğuz Atay’ın günlüğüne yazdığı gibi;

Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.

dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramvaydaki tutamaklar gibi. uzanır tutunurlar. kimi zenginliğine tutunur, kimi müdürlüğüne, kimi işine, sanatına. çocuklarına tutunanlar vardır. herkes kendi tutmağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. gülünçlüğünü fark etmez. kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. öküzleri besiliydi, pırıl pırıldı. herkesin, “- veli ağa’nın öküzleri gibi öküz, yoktur”, demesini isterdi. daha gülünçleri de vardır. ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: gerçek sevgiyi! bir kadın. birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın!

Gülme ve Var Olma Üzerine

Neden güleriz? Henry Bergson tam olarak bunu sormuş *. Nelere güleriz üzerinde araştırmalar yapmış ve sistemli olarak bu sorusuna yanıtlar aramış.

Peki neden gülmeyiz? Asansördeki komşuya, sınıfta arkadaşa, binadaki görevliye ya da hiç kimse yokken bile kendi kendine. Mutsuzluk sahiden de salgın gibi hızla yayılan bir virüs haline mi geldi yoksa biz nasıl mutlu olunacağını mı unuttuk?

var olmak mı yok olmak mı, bütün sorun bu. *

Işte Shakespeare’e ait, Bergson’un sorusundan da eski bir başka soru. Var olmak mı yok olmak mı? Bütün sorun, bütün mesele bu hepimiz için. Var olduğumuz sürece anlamlıyız, biz var olduğumuz sürece diğer insanlar var. Yok olduğunda, öldüğünde, onlarla tüm bağın kopacaksa eğer; bu demek oluyor ki, seninle birlikte tüm insanlık ölecek, senin için.

Ne büyük kayıp.

Sen, bir gün tüm insanlığı öldüreceksin.

Sevdiğin, seviyormuş gibi yaptığın hatta ona bile zahmet etmediğin bir sürü yüz var değil mi hafızanda?

Yine de ölmelerini istemezdin. Istemezdin değil mi?

Şu an senin varlığınla varlar.

Senin verebileceğin sevgi de nefret de tam anlamıyla senin kadar.

Çünkü senin gözünün gördüğü kadar, senin hissedebildiğin kadar her şey.

Varlık bu denli ince bir ipin ucunda sallanıyorken, aslında hepimizi de kendi dilinde yavaş yavaş tehdit ediyor.

Sadece bu dili anlamak bazen biraz zor..


1. Gülme ( La Rire) – Henry Bergson.

2. Hamlet/Üçüncü Perde – William Shakespeare (Sabahattin Eyüboğlu’nun Çevirisi).

İnsan ve İnsanlık Hakkında

Bugün dünyanın bir yerlerinde çocuklar, insanlar ölüyorlarsa, düzeltiyorum insanlar ölebilirler fakat katlediliyorlar-sa bu kimin suçudur? ‘Dünyaya gelen’ ,bu söz şimdilik tırnak içinde dursun, bir bebeğin ölmesi için tek geçerli ve yeterli sebep savaşın sunduğu, o bebeğin o coğrafyada dünyaya gelmesidir.

Size bu küçük canlılar, bebekler, hakkında bilmeniz gereken bir şeyden bahsedeyim. Deneyim kelimesinin anlamı Türk Dil Kurumu’na göre bir kimsenin yaşamı boyu edindiği bilgilerin tamamıdır. Yani eğer hayatımız boş bir zeminse deneyimlerimiz orada bıraktığımız izlerdir. Peki bu gerçekten böyle mi?

Organizma belirli türde nöral bağlantılar üretmeye programlanmış gibidir ve çok miktarda ürettiği için bazı yollar gerekenden de fazladır. Buna göre bebek yaklaşık 18 aylık olduğunda başlayan budama süreci, deneyime verilen bir tepki niteliğindedir ve işe yaramayan yolların birçoğu seçilerek alıkonur. (Bee&Boyd, 2009)

Kısacası, deneyim bu zemin üzerinde bıraktığımız izler bir yana, aslında bazı izleri silmektir.

Buradan varmak istediğim bir yer var. Alıntıda sözü edilen budama süreci üzerinde biraz daha durmamız gerekiyor. Buradan anlamamız gereken ne?

Bir bebek doğduğunda dünyaya doğar, bir ülkeye bir kıtaya ya da bizim memleket atfettiğimiz herhangi bir yere değil. Bu bebek, zihninde varoluşuyla birlikte getirdiği bağlantılarla birlikte Hindistanda bir hindu olmaya da alışabilir bunu öğrenebilir, dünyanın herhangi bir yerinde çok dindar bir insan da olabilir, bir yerlerde bunun tam tersi şekilde de yaşayabilir. Burada ten renginden, gözlerin çekikliğinden, insanın iradesinden bahsetmiyorum. Söylemek istediğim, bir çocuk, bir insan dünyaya dünya üzerindeki herhangi bir iklim tipine, herhangi bir coğrafyaya bir yaşam biçimine uyum sağlayabilecek şekilde gelir. İnsanları yaşayış biçimlerine göre, dinlerine, dillerine göre ayrıştıran ve hatta daha da ileri gidip onları bu yüzden öldüren bizler acaba bu gerçeğin farkında mıyız? Kendimizi farklı ve üstün sayarken tek farkımızın varoluşumuzun dünya üzerindeki milyarlarca seçenekten biri olan bulunduğumuz coğrafyaya denk gelmiş olması olduğunu görebiliyor muyuz?

Yaptığımız tercihler, geçtiğimiz yollar bunların hepsi sahiden bizim seçimlerimiz mi? Kendimizden emin ve gururla yaşıyoruz, seçimler yapıyoruz, bazen insanların yüzlerine tükürüyor, onları iğrenç buluyor aşağılama hakkına sahip olduğumuza inanıyoruz. Neden inanmayalım ki? Bizler üstün ırka mensup insanlarız, erkekler erkek oldukları için zaten üstünler, dünyanın en üstün dini bizim inandığımız din ve inançsızlardan da nefret edebiliriz. Bu ‘biz’ i tanıyan var mı bir yerlerden? Biz kim miyiz? Sizin gibi düşünmediği için komşunuzla tartışıyor, giyiminden hoşlanmadığınız insanları göz hapsinize alıyor; dili, dini, ırkı, ten rengi gibi insanları en seçemedikleri özellikleri ile yargılıyorsanız, tebrikler o biz aslında sizsiniz.

Yaşam kendiliğinden ne iyi ne kötüdür. Ona iyiliği de kötülüğü de katan, sizsiniz. Bir gün yaşadıysanız, her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün, bütün günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yok ki. Atalarınızın gördüğü torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu düzendir.*

*Montaigne-Denemeler

Minyatür Yetişkinler, Sıkıcı Çocuklar

Eskiden çocuklar yetişkin insanların minyatür versiyonları gibi düşünülüyordu. Yani bir yetişkin gibi düşünebilir, öyle davranabilirlerdi ve davranmalılardı da fakat yalnızca minyatür oldukları için bazı konularda yardıma ihtiyaçları vardı. Yüksek bir yere uzanmak gibi mesela.

Çocuklarla ilgili yapılan araştırmalar ilerledikçe ve çocukların bilişsel gelişimleri de daha yakından incelendikçe çocukların yetişkinlerin minyatür halleri değil onların çok daha iyi bir versiyonları olduğu ortaya çıktı. İlk olarak, hayal güçleri daha genişti bu nedenle Gestalt kuramcılarının yaratıcılığın önünde engeldir diye bahsettikleri işleve takılma özelliği onlarda yoktu. Onlar için yeterince derin bir tabak şapkaya dönüşebilir, çatallar uçak olup uçabilirdi. Daha sonra görüldü ki beyinlerindeki tüm bağlantılar yeni oluşmaya başladığı için bir yetişkine göre daha hızlı öğrenebiliyorlardı. Ayrıca yine bu bahsettiğimiz bağlantıların yeni oluşuyor olması nedeniyle görüldü ki bu bebeklerin içine doğdukları aileye, topluma ve kültüre inanılmaz bir uyum sağlama yetenekleri vardı. Bu nedenle yaşamın ilk iki yılında temeli oturan dil gelişimi ile dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse Türkçe dilini bir Türk gibi konuşamaz. Sonradan öğrendiğimiz dillerde konuşurken telaffuz sorunları yaşamamız da bu yüzden.

Kaba bir tabirle yaşamın özellikle ilk altı yılında ve genel olarak da son çocukluk döneminin bitimine kadar çocuklar adeta kurumamış çimento gibiler. Hani küçüklüğünüzde denk geldiyseniz kuruyunca şeklini alması için kurumadan önce avucunuzu üzerine bastırdıklarımızdan. Kuruduktan sonra nasıl ki ıslakken üzerinde bırakılan her çizik her bir iz kalıcı olarak üzerine yerleşiyorsa aynı şekilde çocuklarda bırakılan iyi veya kötü tüm izler de yaşamları boyunca yanlarında götürecekleri izler haline gelecek.

Gel gelelim bu müthiş donanım ve kabiliyetlerle dünyaya gelmiş çocukları sıkıcı, birçok harika özellikleri körelmiş yetişkinlerin dünyasına hapsederek yani onları birer minyatür yetişkin gibi algılayarak bu çocuklara ne yapıyoruz?

Yetişkin gibi düşünmelerini isteyip yapmadıklarında onları azarlayarak daha yaşamlarının ilk yıllarında endişe ile tanışmalarını sağlıyoruz.

Ve bildiğimiz gibi endişe asla yalnız gezmez, yanında getirdiği başarısızlık hissi ve başarısız oldukça azar işiteceğim korkusu da beraberinde geliyor.

Bununla birlikte hayal güçlerini kullanıp kendi ürettiği oyunlarıyla hem gelişimine katkıda bulunup hem keyifli vakit geçirebilecek olan çocuklar yine onlardan beklediğimiz yetişkin sessizliği, ağırbaşlılığı ve usluluğu gibi özelliklerden dolayı bir köşede dijital bir yaratık tarafından yavaşça köreltiliyor.

Bu senaryo çok korkunç fakat aynı zamanda biliyorum ki çok da tanıdık. Böyle söylendiğinde belki abartı gibi hissettirebilir ama bilimsel araştırmalar da gösteriyor ki hepimizin evinde bulunan dijital aletlerin yanlış ve denetimsiz kullanımı; konuşma becerisi, zihinsel gelişim gibi gelişim alanlarını olumsuz etkilemesiyle birlikte dengesiz kilo artışı, obezite gibi fiziksel zararlara da neden olabiliyor.

Oysa onlar hayali arkadaşlarıyla mış gibi yaptıkları oyunlarıyla ve her türlü amaçlarına hizmet ettirebildikleri eşyalarıyla , oldukları gibi kalsalar, hayatlarında bir daha asla sahip olamayacakları yegane şeylerden biri olan çocukluğu tabiri caizse dibine kadar yaşasalar ve önce mutlu birer çocuk ardından da mutlu yetişkinler haline gelseler… Olurdu. Güzel olurdu.

Bazen en kötü ihtimal istenilen şeyin asla gerçekleşmeyecek olması değildir. Onun gerçekleşeceğine dair duyulan küçük bir umut, naif görünüşüyle aldatıcı olup ilkinin verdiğinden çok daha büyük hasarlara neden olabilir.

O kapının bir gün çalacağına, kalabalıklar arasında birden onun yüzünü seçeceğine, ansızın bir köşeden dönüvereceğine, elbet bir gün başarabileceğine inanmaktansa asla nın çizdiği keskin hatlar içerisinde huzurlu olmak, hangi azap çeken ruhu iyileştirmez ki?

Belkinin, şimdi değille başlayan cümlelerin arkasına sığınan; kurduğu cümlelerin, oluşturduğu dayanağın altında kalan insanları o enkazın içinde hiç tereddüt etmeden bırakın. Muhtemelen tozun toprağın uzun bir süre farkında olamayacaklar, hatta uçuşan tozları yıldız sanıp uçtuklarını bile düşünebilirler. Aldırmayın.

Pes etmek, her zaman o kadar da kötü olmayabilir hatta bazen yalnızca, vazgeçmek gerekir.

Hayatınızda belirsizliklere, belirsiz insanlara yer vermeyin.

Yaşayacak yalnızca bir hayatımız var. Ölüm soğuk bir gerçek. Zehirli ilişkiler, enerji emen insanlar için fazla kısa ömürlüyüz.

Bir kelebeğin saatlerce arkadaşına laf anlatmaya çalıştığını gördünüz mü ? Göremezsiniz. Ama her yerde aylarını yıllarını; başka insanlara bir şeyler anlatmak, bir şeyler ispatlamak, onları değiştirmek için harcayan insanlar var.

Nefesinizi tüketmeden önce bir kez daha düşünün derim.

Hayat kısa, kuşlar uçuyor. İnsanlar gelip geçiyor.